Makale

Silahlı Grupların Gönüllü Taahhütleri: Savaş Hukukuna Uyum Yolu mu, Sorumluluktan Kaçış Tehdidi mi?

Devlet dışı silahlı aktörlerin insancıl hukuk kurallarına uyumunda tek taraflı beyanların rolü ve hukuki bağlayıcılık tartışması

Günümüz savaşları yalnızca devletlerin resmi orduları arasında gerçekleşmiyor. Birçok iç çatışmada devlet dışı silahlı gruplar da ana aktör olarak öne çıkıyor. Bu gruplar belirli bölgeleri kontrol edebilir, bir komuta yapısına ve askeri güce sahip olabilir; ancak uluslararası savaş hukukunun resmi olarak şekillendirilmesinde hiçbir role sahip değillerdir.

Bu durum, uluslararası insancıl hukuku hayati bir soruyla karşı karşıya getirmektedir: Bu gruplar sivillerin, çocukların ve savaş mağdurlarının korunmasını öngören kurallara uymaya nasıl taahhüt edilebilir?

İsveç Savunma Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Jan Kleffner, 2022 yılında International Review of the Red Cross dergisinde yayımlanan “Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun Tek Taraflılaşması” başlıklı makalesinde işte bu dönüşümü ele alıyor.

Kleffner, geleneksel antlaşmaların ve savaş kurallarının yanı sıra başka bir taahhüt türünün yaygınlaştığını açıklıyor: Bir devletin veya silahlı grubun, karşı tarafın benzer bir taahhüdü olup olmadığına bakılmaksızın bağımsız olarak üstlendiği yükümlülükler.

Bu eğilimin en önemli örneklerinden biri, devlet dışı silahlı grupların tek taraflı taahhütleridir. Cenevre Çağrısı (Geneva Call) gibi kuruluşlar, “Taahhüt Belgeleri” (Deeds of Commitment) aracılığıyla silahlı grupları çocuk savaşçıların kullanımı, kara mayınlarının yasaklanması ve cinsel şiddetin önlenmesi gibi standartları kabul etmeye teşvik etmektedir.

Ancak Kleffner, bu tür taahhütlerin mevcut yasaların yerini almadığını vurguluyor; silahlı gruplar, bu tür belgeleri imzalamasalar bile uluslararası insancıl hukuk uyarınca savaştaki asgari insani standartlara uymakla yükümlüdür.

Devlet dışı silahlı gruplara ilişkin bu tartışmanın önemi, devletlerin aksine uluslararası kuralların yapımında resmi bir role sahip olmamalarından, ancak savaş alanında doğrudan sivillerin yaşamını etkileyen kararlar almalarından kaynaklanmaktadır.

Kleffner, tek taraflı taahhütlerin bu grupların savaşın insani kurallarına yönelik sorumluluk ve sahiplenme duygusunu artırabileceğini; ancak grupların yalnızca gönüllü olarak bir belgeyi kabul etmeleri halinde sorumlu tutulabilecekleri izlenimini yaratmaması gerektiğini savunuyor.

Makaledeki önemli tartışmalardan biri de “savaşan tarafların eşitliği” (equality of belligerents) meselesidir. Devletlerarası savaşlarda temel ilke, tarafların benzer kurallara tabi olmasıdır. Ancak iç savaşlarda durum daha karmaşıktır; zira devletler ile devlet dışı silahlı gruplar hukuki ve pratik açıdan eşit koşullara sahip değildir.

Bazı araştırmacılar, silahlı grupların yükümlülüklerinin onların gerçek kapasitelerine göre ayarlanmasını önermiştir; ancak Kleffner bu yaklaşımın tehlikeli olabileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Çünkü gruplar savaş yasalarına uyum kapasitelerini artırmak yerine, standartları düşürme eğilimine girebilirler.

Makale ayrıca başka bir riske de dikkat çekiyor: Bazı aktörlerin bağlayıcı bir hukuki kurala uymayı hukuki bir zorunluluk yerine yalnızca bir iç politika veya gönüllü karar olarak sunması.

Böyle bir yaklaşım, “hukuki yükümlülük” ile “isteğe bağlı karar” arasındaki sınırı muğlaklaştırabilir ve insancıl hukuk ihlallerinde hesap verilebilirliği zorlaştırabilir.

İran Kürdistanı İnsan Hakları İzleme Örgütü (IKHRW) açısından bu tartışma özel bir önem taşımaktadır; zira çatışma bölgelerindeki silahlı grupların tutumu, yalnızca resmi deklarasyonlar veya vaatler üzerinden değil, sahadaki gerçek eylemleri üzerinden değerlendirilmelidir.

Gönüllü taahhütler sivillere verilen zararı azaltmak için bir araç olabilir; ancak yalnızca insancıl hukuk kurallarının fiilen uygulanmasına, mağdurlara karşı hesap verilebilirliğe ve insan hakları ihlallerinin önlenmesine katkı sağladığı sürece değerlidir.

Kleffner sonuç olarak, tek taraflı taahhütlerin artmasının savaş hukukunda yeni bir gerçeklik olduğu çıkarımını yapıyor; bu gerçeklik ne tamamen olumlu ne de tamamen tehdit edici olarak nitelendirilebilir. Temel meydan okuma, bu taahhütlerin insancıl hukuku zayıflatmak yerine onun daha iyi uygulanmasına hizmet etmesini sağlamaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu