Makale

“Meşru Müdafaa” Hesap Verilebilirliğin Yerini Alamadığında: PJAK’ın Yeni Tutumuna İnsan Hakları Açısından Bir Okuma

Dr. Ali Farahmand, PJAK'ın The Hindu gazetesine verdiği mülakatı insan hakları, uluslararası insancıl hukuk ve çocuk savaşçılar bağlamında analiz ediyor.

Yazan: Dr. Ali Farahmand

Kürdistan Serbest Hayat Partisi’nin (PJAK) Liderlik Konseyi Üyesi ve Sözcüsü Rêwar Âbdânân’ın The Hindu gazetesine verdiği son mülakat, basit bir basın söyleşisi olmanın ötesinde, bu yapının bölgede değişen dengeler zemininde kendi siyasi konumunu yeniden tanımlama çabası olarak değerlendirilmelidir. Söz konusu mülakatta PJAK, kendisini yalnızca silahlı bir grup olarak değil; güç kullanımını sadece “meşru müdafaa” çerçevesinde meşrulaştıran, yabancı devletlerle koşullu iş birliğine açık ve geniş çaplı çatışmalara girip girmeme kararını gelecekteki gelişmelere bırakan siyasi bir aktör olarak sunmaya çalışmaktadır.

Söylemdeki bu değişim, stratejik iletişim açısından dikkat çekici olmakla birlikte, insan hakları ve uluslararası insancıl hukuk ilkeleri açısından son derece önemli soruları beraberinde getirmektedir.

Öncelikle, bir yapının “siyasi bir hareket” olduğunu sıkça vurgulaması, tek başına onun hukuki statüsünü değiştirmemektedir. Uluslararası hukukta devlet dışı bir aktörün meşruiyeti, medya söylemleri üzerinden değil, sahadaki eylemleri temelinde ölçülür. Herhangi bir silahlı grup, siyasi hedeflerinden bağımsız olarak, siviller ile muharipler arasındaki ayrım ilkesi, orantılılık ilkesi, sivil hedeflere yönelik saldırıların yasaklanması ve çocuk savaşçıların silahlı çatışmalarda kullanılmasının önlenmesi de dâhil olmak üzere temel insancıl hukuk kurallarına uymakla yükümlüdür.

Nitekim PJAK da bu ilkeleri resmi olarak kabul etmiştir. Örgüt, 2010 yılında Geneva Call (Cenevre Çağrısı) bünyesinde “Taahhüt Senedi” (Deed of Commitment) imzalayarak 18 yaşın altındaki bireyleri silahaltına almayacağını, onları silahlı çatışmalarda kullanmayacağını, reşit olmayan tüm bireyleri askeri yapılarından çıkaracağını ve bu yükümlülüklerin denetlenmesi amacıyla Geneva Call ile iş birliği yapacağını taahhüt etmiştir. Dolayısıyla, günümüzde siyasi faaliyete yönelme yönündeki her türlü iddia, ancak bu taahhütlerin eksiksiz uygulanması, çocukların devşirilmesine ilişkin raporlarda şeffaflık sağlanması ve iddia edilen insan hakları ihlallerine karşı hesap verebilirlik mekanizmalarının işletilmesiyle hukuki bir geçerlilik kazanabilir.

Mülakatın bir diğer dikkat çekici boyutu ise PJAK‘ın, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını açıkça kınamaktan kaçınmasıdır. Sözcü, net bir kınama veya açık bir destek sunmak yerine, savaşın temel sorumluluğunu İran İslam Cumhuriyeti’nin politikalarına yüklemekte; aynı zamanda yönetime uygulanan askeri baskıyı, sivillerin zarar görmemesi koşuluyla kabul edilebilir bulmaktadır. Bu duruş, PJAK’ın dış müdahalelere karşı geleneksel muhalif söyleminden uzaklaşarak bir tür siyasi pragmatizme kaydığını ve yabancı aktörlerle diyalog kanallarını açık tutmayı hedeflediğini göstermektedir.

Bu paralelde, “tüm devletlerle” diyalog kurmaya hazır olunduğunun açıklanması da kayda değerdir. PJAK sözcüsü örgütün “hiçbir gücün vekil gücü olmadığını” vurgulasa da Kürtlerin siyasi çıkarlarına hizmet eden her türlü ilişkinin meşru görüldüğünü ifade etmektedir. Bu yaklaşım, uluslararası hukuk açısından örgüte ilave sorumluluklar yüklemektedir; zira uluslararası düzeyde siyasi bir aktör olarak tanınmak isteyen her yapı, uluslararası hesap verilebilirlik standartlarını da kabul etmek zorundadır.

Diğer taraftan, askeri operasyonların genişletilmesi ihtimaline verilen yanıt, güç kullanma seçeneğinin halen örgüt stratejisinin bir parçası olduğunu göstermektedir. Sözcü, “Kürt milletinin varlığı” tehlikeye girdiği takdirde gerekli kararların alınacağını belirtmiştir. Bu kriter, soyut ve genel niteliği nedeniyle oldukça geniş bir yorum alanına kapı aralamakta ve örgütün sahadaki faaliyetlerinin denetlenmesi gerekliliğini bir kez daha öne çıkarmaktadır.

Tüm bunlarla birlikte, yargısal hesap verilebilirlik hususu da göz ardı edilmemelidir. Son aylarda, bazı Kürt silahlı gruplarının lider ve üyeleri hakkında çıkarılan yargı kararları, iade talepleri ve Interpol kırmızı bültenleri basına yansımıştır. Söz konusu hukuki süreçlerin sonucundan bağımsız olarak, hukukun üstünlüğü ilkesi, bu dosyaların ilgili kişilerin ikamet ettiği ülkelerde—özellikle Avrupa’da—bağımsız, tarafsız ve adil yargılanma standartlarına uygun şekilde incelenmesini gerektirmektedir.

Avrupa devletleri, insan haklarını ağır şekilde ihlal eden faillere karşı cezasızlıkla mücadele ilkesini her fırsatta vurgulamaktadır. Bu ilke yalnızca devletler için geçerli olmamalıdır. Eğer silahlı bir grup, geleceğin İran’ında siyasi tanınma, diplomatik diyalog ve rol üstlenme arayışındaysa; çocuk savaşçı kullanımı, sivillere yönelik saldırılar ve olası diğer ihlaller karşısında hesap vermeye hazır olmalıdır. Bu sorumluluğun görmezden gelinmesi, yalnızca uluslararası insan hakları rejiminin güvenilirliğini zedelemekle kalmayacak, aynı zamanda hesap verilebilirlik standartlarının siyasi konjonktüre göre esnetilebildiği mesajını verecektir.

Sonuç olarak PJAK‘ın son açıklamaları, askeri yöntemin terk edildiğinden ziyade, örgüt söyleminin bölgedeki yeni koşullara göre yeniden kurgulandığını göstermektedir. Ancak insan hakları alanında, kelimelerin değişmesi davranışların değiştiği anlamına gelmez. Bir aktörün meşruiyetini belirleyen temel unsur, siyasi iddiaları değil; uluslararası yükümlülüklere fiili bağlılığı, mağdurların haklarına saygısı ve bağımsız hukuki merciler ile kamuoyu önünde hesap vermeye hazır olmasıdır. İnsan hakları camiası açısından da ölçüt son derece nettir: Hiçbir silahlı aktör, siyasi hedefleri veya söylemleri ne olursa olsun, olası insan hakları ihlallerinde hesap verilebilirlik alanının dışında tutulamaz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu