Editörün SeçimiMakale

İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü: Sessizlik Şiddet Döngüsünü Beslediğinde

Dr. Ali Farahmand’ın 26 Haziran vesilesiyle kaleme aldığı yazı; Kürt silahlı grupların kamplarındaki insan hakları ihlalleri ve işkence yasağının mutlaklığının hukuki ve uluslararası boyutlarının analizi.

26 Haziran “İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü”, sadece takvimsel bir gün değil; çağdaş uluslararası hukukun en temel ilkelerinden birinin hatırlatıcısıdır: Hiçbir birey, devlet, silahlı grup veya siyasi aktör, hiçbir koşulda işkence yapma, aşağılama ve insan onurunu gasbetme hakkına sahip değildir. İşkence yasağı, uluslararası hukukun birçok kuralının aksine, mutlak bir yükümlülüktür (jus cogens); ne savaş, ne terörle mücadele, ne ulusal güvenlik, ne siyasi idealler ne de başka hiçbir maslahat bunu meşrulaştıramaz.

Bu temel ilkeye rağmen, dünyanın dört bir yanında henüz adaleti deneyimlememiş, hatta anlatıları bile duyulmamış binlerce mağdur bulunmaktadır. Bu az bilinen anlatılardan biri de İran’ın sınır bölgelerine ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) bazı Kürt silahlı grupların kamplarına aittir; buralarda geçmiş yıllarda çocukların silahlandırılması, cinsel şiddet, işkence, zorla evlendirme, keyfi gözaltılar, aileyle iletişimin engellenmesi ve diğer insan hakları ihlalleri biçimlerine dair çok sayıda rapor yayınlanmıştır.

“İran Kürdistanı İnsan Hakları Gözlemevi” (IKHRW) tarafından yayınlanan belgelere göre; Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran Kürdistanı Emekçiler Devrimci Örgütü (Komala) ve Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) gibi örgütlerden ayrılan unsurların tanıklıkları, bu silahlı grupların bazı kamplarındaki insan hakları durumuna dair endişe verici bir tablo sunmaktadır. Her anlatı bağımsız olarak incelenmeli ve doğrulanmalı olsa da farklı raporlarda benzer kalıpların tekrar etmesi, bağımsız ve tarafsız bir soruşturmanın gerekliliğini iki katına çıkarmaktadır.

Bu anlatıları birçok insan hakları davasından ayıran şey, sadece şiddetin meydana gelmesi değil; mağdurların en savunmasız kesimler olmasıdır. Okul yerine askeri eğitim alan çocuklar; büyüme çağını yaşamak yerine kapalı örgütsel yapılar içinde sıkışıp kalan gençler; ve bazı anlatılarda cinsel istismar, işkence, aşağılama ve en temel insan haklarından mahrum bırakılmaktan bahseden genç kızlar ve erkekler.

Eğer bu anlatılar doğruysa, mesele artık sadece birkaç temel hakkın ihlali değil; uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukunun bir dizi ciddi ihlalinin işlenmiş olma ihtimalidir. On sekiz yaşın altındaki bireylerin silahlı çatışmalarda kullanılması, işkence, gayriinsani muameleler, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kişilerin örgütten ayrılma özgürlüğünün ellerinden alınması ve aileleriyle iletişim kurmalarının engellenmesi; uluslararası belgelerde yasaklanmış olan ve uluslararası sorumluluk ile bazı durumlarda bireysel cezai sorumluluk doğurabilecek eylemlerdir.

Son yıllarda, bu silahlı grupların bazıları uluslararası girişimlere katılarak ve insani standartlara bağlılıklarını beyan ederek kendilerini insan haklarına saygılı göstermeye çalışmışlardır. Bu adım, özünde olumlu bir adımdır; ancak meşruiyet beyannamelerle kazanılmaz. Meşruiyet; taahhütler pratik davranışa dönüştüğünde, bağımsız izleme imkanı sağlandığında, uluslararası gözlemcilerin erişimine izin verildiğinde, şeffaf raporlar yayınlandığında ve gerçek anlamda kurumsal hesap verebilirlik tesis edildiğinde anlam kazanır. Hiçbir silahlı grubun, siyasi itibar kazanmak için insan hakları dilini kullanırken aynı zamanda insan hakları denetiminden kaçmasına izin verilmemelidir.

Öte yandan, sadece silahlı grupların performansına odaklanmak da yeterli değildir. Gençlerin bu gruplara katılımının arkasındaki sosyal ve ekonomik altyapıyı da görmek gerekir. Yoksulluk, sınır bölgelerinin gelişmemişliği, ayrımcılık algısı, eğitim ve istihdam olanaklarının kısıtlılığı ve sosyal koruma ağlarının zayıflığı; gençleri kandırılmaya, devşirilmeye veya zorlanmaya karşı diğerlerinden daha savunmasız hale getiren bir ortam yaratmaktadır. Bu döngüyle mücadele etmek sadece güvenlik araçlarıyla mümkün değildir; sınır bölgelerinde kalkınma odaklı politikalara, sosyal adalete ve beşeri sermayenin güçlendirilmesine ihtiyaç vardır.

Bununla birlikte, bu faktörlerin hiçbiri insan hakları ihlallerini gerçekleştirenlerin sorumluluğunu azaltmaz. Uluslararası hukuk, siyasi motivasyon ile hukuki sorumluluğu kesin bir şekilde birbirinden ayırır. Siyasi idealler, meşru kabul edilseler bile, asla işkence, cinsel şiddet, çocuk asker kullanımı veya insan onurunun gasbedilmesi için bir ruhsat olamaz. Bu nedenle, İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü, salt bir sempati düzeyinin ötesine geçmeli ve net bir hesap verebilirlik talebine dönüşmelidir.

Bu hesap verebilirliğin belirli mekanizmaları vardır. Birleşmiş Milletler İşkence Özel Raportörü, İran’daki İnsan Hakları Durumu Özel Raportörü, Kadınlara ve Kız Çocuklarına Yönelik Şiddet Özel Raportörü, BM Genel Sekreteri’nin Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar Özel Temsilcisi, Çocuk Hakları Komitesi, İşkenceye Karşı Komite, UNICEF ve İnsan Hakları Konseyi’nin diğer tematik mekanizmaları bu iddiaları kendi görev alanları çerçevesinde inceleyebilir, belgeleyebilir ve takip edebilir. Ayrıca bağımsız insan hakları örgütleri, gerçeğin siyasi anlatılara göre değil, bağımsız araştırmalara dayanarak aydınlatılması için mağdurlara, tanıklara ve bu grupların konuşlandığı kamplara erişim talep etmelidir.

Bu iddiaların bağımsız soruşturmalarla sübut bulması halinde, uluslararası toplum sadece ahlaki bildiriler yayınlamakla yetinmemelidir. Faillere karşı hedefe yönelik yaptırımların uygulanması, gelecekteki yargı süreçlerinde kullanılmak üzere kanıtlerin belgelenmesi, iç hukukları buna izin veren ülkelerde evrensel yargı yetkisi ilkesinden yararlanılması, mağdurların tazminat programlarının desteklenmesi ve hayatta kalanlar için tıbbi, psikolojik ve hukuki hizmetlerin sağlanması, uluslararası hukukta tanınan hesap verebilirlik mekanizmalarının bir parçasıdır.

En çok endişe verici olan şey, şiddetin normalleşmesidir. Silahlı bir çocuğu sıradan bir durum olarak gören ya da tecavüz ve işkence anlatılarını yalnızca günlük bir haber olarak değerlendiren bir toplum, sadece bugünün mağdurunu kaybetmekle kalmaz; kendi geleceğini de ahlaki bir erozyona maruz bırakır. Asıl tehlike, sadece şiddetin meydana gelmesi değil; onun zamanla hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olarak kabul edilmesidir.

İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü, ortak bir sorumluluğu hatırlatmaktadır: Yıllardır marjinalleştirilmiş mağdurların acılarını siyasi rekabetlerin bir aracı haline getirmeden, seslerini duymak. İnsan haklarını savunmak, ancak tüm mağdurlar için kimliklerine, etnik kökenlerine, dinlerine, siyasi görüşlerine veya konumlarına bakılmaksızın tek bir standartla talep edildiğinde geçerlilik kazanır. Eğer insan onuru uluslararası hukukun temel değeriyse, hiçbir çocuk, hiçbir kadın ve hiçbir erkek sessizliğin gölgesinde bu onurun koruma kalkanının dışında kalmamalıdır. Adalet ancak gerçek duyulduğunda başlar; ve gerçek ancak sessizlik sona erdiğinde duyulur.

Dr. Ali Farahmand (İran Kürdistanı İnsan Hakları Gözlemevi – IKHRW) 26 Haziran 2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu