Çatışmalı bölgelerde silahlı grupların eylemlerini belgelendirirken karşılaşılan temel sorulardan biri şudur: Bir grubun eylemleri ne zaman uluslararası insancıl hukuk (savaş hukuku) kurallarına tabi olur ve ne zaman yalnızca genel insan hakları hukuku kapsamında değerlendirilen bir iç güvenlik meselesi sayılır?
Bu ayrım; isnat edilecek suç türünü, sorumluluk düzeyini ve mağdurların sahip olduğu hakları doğrudan belirler. İsveç Savunma Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Jan Kleffner, International Law Studies (2019) dergisinde yayımlanan “Hukuki Sis Bir Yanılsamadır” (The Legal Fog Is an Illusion) başlıklı makalesinde tam olarak bu sınırı incelemektedir.
Uluslararası hukuk uyarınca, iç karışıklıkların resmen “uluslararası olmayan silahlı çatışma” (NIAC) olarak tanınması için iki temel şart aranır: Silahlı grubun “organize” olması ve şiddet olaylarının “yüksek yoğunluğa” ulaşması.
Uluslararası mahkemeler genellikle bu iki şartı tespit eden unsurlardan hiçbirinin tek başına belirleyici olmadığını savunur. Ancak Kleffner buna karşı çıkar: Yokluklarının tek başına “savaşın var olmadığını” kanıtlamaya yettiği iki vazgeçilmez unsur bulunduğunu belirtir. Bunlar; grupta net bir komuta yapısının bulunması ve sivillere yönelik tek taraflı şiddet değil, iki taraflı gerçek bir çatışmanın yaşanmasıdır.
Bu tespitin pratik boyutu son derece nettir: Bir Kürt silahlı grubunun eylemleri —çocukların örgüte devşirilmesi, alıkoymalar veya sivillere yönelik muameleler— belgelenirken öncelikle grupta komuta kademesi ve hiyerarşi bulunup bulunmadığı ve karşı tarafla gerçek bir çatışma yaşanıp yaşanmadığı belirlenmelidir.
Bu iki şartın varlığı tespit edilmeden, söz konusu grup savaş hukukunun (örneğin Cenevre Sözleşmeleri’nin Ortak 3. Maddesi) yükümlülüklerine tabi tutulamaz. Bu durumda grubun eylemleri silahlı çatışma hukuku çerçevesinde değil, genel insan hakları ve ceza hukuku kuralları kapsamında değerlendirilir.
Makale ayrıca şu soruyu sormaktadır: Organizasyon şartı kimin üzerinden ölçülmelidir —askeri kanadı da olan tüm bir siyasi hareket mi, yoksa sadece silahlı kanat mı?
Kleffner, yalnızca askeri kanadın değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Bu ayrım doğrudan bir öneme sahiptir: Birçok Kürt silahlı grubunun birbirinden ayrı siyasi ve askeri yapıları vardır; dolayısıyla hukuki değerlendirme tüm teşkilatın siyasi söylemlerine değil, doğrudan askeri kanada odaklanmalıdır.
Makalenin son bölümünde ise Suriye ve Kongo örneklerinde olduğu gibi birden fazla silahlı grubun eş zamanlı aktif bulunduğu durumlar ele alınmaktadır: Tek bir grubun şiddet seviyesi “yüksek yoğunluk” eşiğine ulaşmıyor ancak toplam şiddet yüksekse ne olur?
Kleffner “kümeleme” (toplam ilkesi) yaklaşımını savunur: Belirli bir zaman ve coğrafyadaki toplam şiddet hesaplanmalıdır; aksi takdirde mağdurlar sırf aktörlerin dağınıklığı nedeniyle hukuki korumadan mahrum kalır. Kürt bölgesinde olduğu gibi çok sayıda silahlı grubun faaliyet gösterdiği alanlarda bu ilke, çatışmanın hukuki statüsünün belirlenmesinde doğrudan etkilidir.
Ancak Kleffner bu yaklaşımın sınırsız olmaması gerektiği konusunda uyarmaktadır. Aksi takdirde, gerçek bir savaş eşiği aşılmadığı halde insan hakları hukuku yerine savaş hukukunun yersiz uygulanmasıyla “Teröre Karşı Küresel Savaş” paradigmasının tekrarlanması riski doğar.
Sonuç olarak, bir silahlı grubun hukuki statüsünü kendi siyasi iddiaları değil; gerçek bir komutanın varlığı, gerçek çatışmaların yaşanması ve çoklu gruplar için şiddetin zaman-mekan sürekliliği belirler. Bu çerçeve, tarafların siyasi etiketlerine dayanmak yerine Kürt silahlı gruplarına ilişkin raporlar için net bir analitik zemin sunmaktadır.





