Editörün SeçimiMakale

Marivan’da Bir Cinayetin Resmi Olarak Üstlenilmesi: “Cezalandırma” mı yoksa Yargısız İnfaz mı?

PJAK’ın Askeri Kanadı YRK’nin Ümit Vaşkelani Cinayetini Üstlenen Bildirisinin Hukuki Boyutlarının Analizi ve Avrupa’daki Şiddet Savunucularının Sığınma Statülerinin Hukukun Üstünlüğü İlkeleriyle Çelişkisi

PJAK milislerinin YRK olarak bilinen askeri kanadının Marivan’da “Ümit Vaşkelani” (Omid Vashkalani) adlı bir kişinin öldürülmesine ilişkin resmi bir bildiri yayınlaması, Kürt bölgelerinde faaliyet gösteren bazı silahlı gruplar arasındaki süregelen yargısız şiddet ve hesap verilebilirlik eksikliği konusundaki endişeleri bir kez daha artırmıştır.

PJAK’a yakın bir medya organı tarafından yayınlanan bir raporda, YRK’nin bu olaya ilişkin bildirisinin tam metni yeniden paylaşılmıştır. Bildiride, 22 Mayıs 2026 tarihinde Marivan’ın Tusuran köyünde “Ümit Vaşkelani”nin, bu grubun yerel ve otonom güçleri tarafından “cezalandırıldığı” belirtilmiştir.

Dikkat çekici olan husus, bu bildiride yalnızca bu eylemin sorumluluğunun üstlenilmesiyle kalınmamış, aynı zamanda eyleme dahil olan güçlere açıkça teşekkür edilerek övgüler düzülmüştür. YRK ayrıca, başka bazı grupların bu eylemi üstlenmeye çalıştığını fakat neticede operasyonun kendi örgütlerine bağlı güçler tarafından gerçekleştirildiğinin anlaşıldığını duyurmuştur.

Bildirinin devamında Ümit Vaşkelani; İran İslam Cumhuriyeti ile iş birliği yapmak, uyuşturucu ticareti, fuhuş, muhalifleri tehdit etmek ve “halkın değerlerine” karşı faaliyette bulunmakla suçlanmıştır. Buna karşın, söz konusu suçlamaları kanıtlayacak hiçbir belge, bağımsız soruşturma süreci, mahkeme kararı veya yasal merci sunulmamıştır.

İnsan hakları perspektifinden bakıldığında asul temel önem taşıyan nokta burasıdır. Bir kişiye yönelik suçlama ne kadar ağır olursa olsun, hiçbir siyasi veya askeri grup aynı anda adli kolluk, sorgucu, savcı, hakim ve infazcı rolünü üstlenme hakkına sahip değildir. Adil bir yargılama olmaksızın ve yasal süreçlerin dışında bir kişinin yaşam hakkının elinden alınması, açık bir yargısız infaz veya cinayet örneğidir.

Bu bildirinin dilinde “cezalandırma” kelimesi, yargı sürecinin yerini almıştır. Oysa hukuki bir çerçevede suç ve cezanın belirlenmesi; bağımsız bir yargılamayı, savunma hakkını, itiraz imkanını ve adil yargılanma ilkelerine uyulmasını gerektirer. “Hain”, “kontra”, “düşman unsuru” veya “rejim işbirlikçisi” gibi kavramların kullanılması bu ilkelerin yerini tutamaz.

Bazı Kürt silahlı gruplarının literatüründeki “kontra” terimi sadece siyasi bir betimleme değildir. Bu kelime, geçmiş yıllarda hükümetlerle veya güvenlik kurumlarıyla iş birliği yapmakla suçlanan kişileri damgalamak için defalarca kullanılmıştır. Temel sorun, birçok vakada bu tür etiketlerin şeffaf bir hukuki süreçte değil, örgüt içi karar alma mekanizmaları çerçevesinde ileri sürülmesidir; bu durum, bireylerin fiziksel olarak yok edilmesinin meşrulaştırılması riskini artırmaktadır.

Bu bildirinin bir başka bölümü ise daha ciddi endişeler yaratmaktadır. YRK, bildirinin sonunda İran İslam Cumhuriyeti ile iş birliği yapan ve elleri bu grubun güçlerinin kanına bulanan kişilerin, kendi güçlerinin hedefi olacağını ilan etmektedir. Bu ifade pratik olarak bir tür kamusal tehdit sayılır; zira “iş birliği” kavramının net bir tanımı yapılmamış ve bunun tespiti bağımsız bir merciye bırakılmamıştır.

İran Kürdistanı İnsan Hakları Gözlemevi (IKHRW), geçmiş yıllarda yayınladığı çok sayıda raporda, bazı Kürt silahlı gruplarının içindeki temel hak ihlallerine karşı uyarılarda bulunmuştur. Silahlı yapılarda çocukların kullanılması, askeri kamplardaki şüpheli ölümler, üyelerin zorla kaybedilmesi, ailelerin çocuklarının akıbeti hakkında bilgilendirilmekten mahrum bırakılması ve bazı güçlerin normal hayata dönmelerinin engellenmesi hakkında yayınlanan raporların tümü ortak bir sorunu vurgulamıştır: hesap verebilirlik için şeffaf ve bağımsız bir mekanizmanın bulunmaması.

Daha önce İran Kürdistanı İنسان Hakları Gözlemevi tarafından belgelenen bazı dosyalarda, aileler yıllardır çocuklarının akıbetine dair gerçeği aramış ancak net bir cevap alamamışlardır. Böyle bir ortamda, bir kişinin öldürülmesinin sorumluluğunun açıkça üstlenilmesi ve faillerinin övülmesi, bu yapıların yaşam hakkına ve hesap verebilirlik ilkesine bakışına dair daha ciddi soruları beraberinde getirmektedir.

Düşünülmesi gereken bir دیگر nokta ise, Avrupa ülkelerinde yaşayıp faaliyet gösteren ancak aynı zamanda medya alanında şiddet eylemlerini ve kişilerin fiziksel olarak tasfiye edilmesini savunan şahısların rolüdür. Bu bildiriyi X sosyal ağında paylaşan Rezgar Roshani, kendisini PJAK üyesi olarak tanıtmakta ve kullanıcı hesabında yayınlanan bilgilere göre Birleşik Krallık’ta (İngiltere) ikamet etmektedir.

Bu mesele, Avrupa’daki sivil toplum, medya ve insan hakları kurumlarının önüne önemli sorular koymaktadır. Avrupa ülkeleri kendilerini her zaman hukukun üstünlüğünün, yaşam hakkının, adil yargılanmanın ve siyasi şiddetle mücadelenin savunucusu olarak tanıtmışlardır. Böyle bir durumda, herhangi bir yargı sürecinin dışında insanların öldürülmesiyle sonuçlanan eylemlere propaganda desteği verilmesi veya bunların meşrulaştırılması, bu ülkelerin savunduğu iddia ettiği değerlerle çelişmektedir.

Asıl endişe, silahlı grupların bazı aktivistlerinin ve uzantılarının Avrupa’daki mevcut siyasi ve sivil özgürlüklerden yararlanmaları, ancak aynı zamanda cinayetin, fiziksel tasfiyenin ve muhalifleri tehdit etmenin meşru bir araç olarak sunulduğu bir dili desteklemeleridir. Böyle bir yaklaşımın sürdürülmesi, insan hakları söyleminin inandırıcılığını zayıflatabilir ve insan hakları standartları ile hukukun üstünlüğünün, devletler ve devlet dışı silahlı gruplar dahil tüm aktörlere eşit şekilde uygulanıp uygulanmaması gerektiği sorusunu doğurabilir.

Son YRK bildirisinde görülen şey, sadece silahlı bir eylemin sorumluluğunun ilan edilmesi değildir; aksine, hiçbir zaman bağımsız bir yargı sürecinde incelenmemiş suçlamalara dayanarak bir kişinin fiziksel olarak yok edilmesini meşrulaştırma çabasıdır. Böyle bir yaklaşımın temel tehlikesi, adalet ile intikam ve hesap verebilirlik ile siyasi şiddet arasındaki sınırı ortadan kaldırmasıdır.

Kendilerini özgürlüğün, halkın haklarının ve adaletin savunucusu olarak tanıtan gruplar, şu soruya cevap vermek zorundadır: Yaşam hakkını ve adil yargılanma ilkesini sadece kendileri için mi talep ediyorlar, yoksa muhalifler ve suçlananlar için de tanıyorlar mı?

Bir kişinin öldürülmesinin sorumluluğunun açıkça üstlenilmesi, faillerinin övülmesi ve başkalarının benzer bir akıbetle tehdit edilmesi, sadece insan haklarının temel ilkeleriyle bağdaşmamakla kalmaz, aynı zamanda Kürdistan toplumunda bir şiddet ve fiziksel tasfiye döngüsünün normalleşmesine de yol açabilir; bu döngünün kurbanları ise neticede, her türlü siyasi eğilimin ötesinde, Kürt vatandaşların kendisi olacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu