Yabancı bir devlet, iç savaştaki taraflardan birine mali ve askeri yardım sağladığında, bu çatışma halen iç savaş niteliğini korur mu? Almanya’daki Ruhr-Bochum Üniversitesi Barış ve İnsan Hakları Hukuku Enstitüsü araştırmacısı ve doktora öğrencisi Aaron Dumont, 25 Şubat 2026 tarihinde yayımlanan “Destek Ne Zaman Müdahaleye Dönüşür?” başlıklı kısa değerlendirme yazısında bu soruya yanıt arıyor.
Dumont’un inceleme konusunu Sudan’daki savaş oluşturuyor. Nisan 2023’ten bu yana, General el-Burhan liderliğindeki Sudan Silahlı Kuvvetleri, Muhammed Hamdan Dagalo (“Hemedti”) komutasındaki Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) ile çatışmaktadır. RSF, 2000’li yıllarda Darfur’da isyancılara karşı kullanılan Cencevid milislerinin bünyesinden doğmuştur. Bu iç savaşı karmaşık hale getiren temel unsur ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) faktörüdür. Dumont’a göre BAE, Suudi Arabistan ile birlikte hem Kızıldeniz’deki liman çıkarları hem de Sudan’ın altın rezervlerine erişim nedeniyle bu savaşta stratejik menfaatlere sahiptir.
Uluslararası hukuk, çatışmaları iki temel kategoriye ayırır: Çatışma iki devlet arasında gerçekleşiyorsa “uluslararası silahlı çatışma” olarak nitelendirilir ve gözaltına alınan kişilere savaş esiri statüsü tanınması da dahil olmak üzere Cenevre Sözleşmeleri’nin tüm hükümleri uygulanır. Ancak çatışma bir devlet ile bir veya birden fazla organize silahlı grup arasında ya da organize silahlı grupların kendi arasında geçiyorsa, “uluslararası olmayan silahlı çatışma” kapsamında değerlendirilir ve yalnızca işkence ile sivillerin katledilmesini yasaklayan asgari standartlar geçerli olur. Bu ayrım sadece teorik bir tartışma değildir; kimin hangi hukuki korumadan yararlanacağını, ihlallerin hukuki çerçevesini ve cezai sorumluluğun nasıl belirleneceğini doğrudan tayin eder.
Asıl soru şudur: Yabancı bir devletin yardımı ne zaman bir iç savaşı uluslararası çatışmaya dönüştürecek seviyeye ulaşır? Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 1980’lerdeki Nikaragua Davası’nda oldukça katı bir ölçüt belirlemişti: Mali yardım, eğitim veya silah tedariki tek başına yeterli değildir; yabancı devletin belirli askeri operasyonları doğrudan yönetmiş olması gerekir. Buna karşın Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (EYUCM), meşhur Tadić Davası’nda daha düşük bir standart öne sürdü: Yabancı bir devlet, silahlı örgüt üzerinde “genel kontrol” (overall control) sahibiyse, genel planlamayı veya askeri operasyonların sevk ve idaresini yürütüyorsa, her bir operasyon için doğrudan emir vermemiş olsa dahi çatışma uluslararası nitelik kazanabilir. Ancak belirtmek gerekir ki bu ölçüt çatışmanın türünü belirlemek içindir; silahlı grubun belirli eylemlerinin yabancı devlete isnad edilebilmesi için halen UAD’nin katı “etkin kontrol” (effective control) kriteri aranmaktadır.
Yine Tadić kriterine göre, bir iç karışıklığın hukuken “savaş” sayılabilmesi için iki koşulun eş zamanlı sağlanması gerekir: Şiddet olaylarının uzun süreli ve kesintisiz olması ve silahlı grubun belirli bir organizasyon düzeyine (komuta yapısı ve sürdürülebilir operasyon yürütme kapasitesi) sahip bulunması. Bu şartların her ikisi de zorunludur; yalnızca birinin varlığı yeterli değildir.
Sudan özelinde Dumont, Uluslararası Af Örgütü’nün BAE desteğiyle ilişkilendirilen Çin yapımı insansız hava araçlarından atılan bombaların kullanıldığına dair bulgularına ve Fransa ile İngiltere menşeli silahların BAE üzerinden ve muhtemelen Çad rotasıyla Sudan’a girdiğini gösteren raporlara dikkat çekmektedir. Bunlar silah ambargosunun ihlali anlamına gelse de savaşın uluslararasılaşması için tek başına yeterli değildir. Daha kritik gelişme ise Hartum yakınlarındaki Omdurman’da BAE pasaportlarının bulunmasıdır. Basına yansıyan bilgilere göre bu pasaport sahipleri BAE istihbarat elemanları olabilir ve bu verilerin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne de sunulduğu bildirilmiştir. BAE’li subayların RSF’nin askeri operasyonlarına veya sahadaki karar süreçlerine doğrudan katıldığı kanıtlanırsa, “genel kontrol” eşiğinin aşıldığına ve savaşın uluslararası nitelik kazandığına dair ciddi karineler oluşacaktır. Ancak Dumont, bugüne kadar bu düzeyde kesin bir kanıtın sunulmadığını vurgulamaktadır.
Bu hukuki çerçevenin değeri Sudan sınırlarını aşmaktadır. Söz konusu kavramsal ayrımlar, bölgedeki devlet dışı silahlı gruplarla —örneğin İran ve Irak Kürdistanı bölgesinde faaliyet gösteren Kürt silahlı gruplarıyla— ilgili dosyaların analizinde de yararlı olabilir; ancak önemli bir uyarı kaydıyla. Dumont’un ele aldığı konu, yabancı bir devlet ile onun desteklediği grup arasındaki ilişkidir; bir silahlı grup komutanının kendi güçlerinin eylemlerinden doğan iç sorumluluğu değildir. Bu iki husus birbirinden tamamen ayrıdır ve birbirine karıştırılmamalıdır. Tadić çerçevesinden doğrudan uygulanabilecek tek unsur organizasyon düzeyi kriteridir: Bir silahlı grubun net bir komuta yapısı, askeri eğitimi ve sürdürülebilir operasyon kapasitesi var mıdır? Bu soru, bir grubun silahlı çatışmanın tarafı olarak kabul edilip edilemeyeceğinin ön şartıdır.
Ancak bölgede aktif olan PJAK, Komala (kendi içinde farklı kollara ayrılmıştır) ve İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP) gibi Kürt silahlı grupları; örgütsel yapıları, tarihleri ve mevcut faaliyet düzeyleri açısından birbiriyle aynı değildir ve her biri bağımsız bir değerlendirme gerektirir. Dumont’un makalesi tek başına hangi grubun organizasyon düzeyini veya çatışma yoğunluğu şartını karşıladığına dair bir hüküm vermez ve bu amaçla bir delil olarak kullanılamaz. Makalenin sunduğu temel katkı kavramsal bir haritadır: “Destek”, “nüfuz”, “bağımlılık” ve “operasyonel kontrol” arasında net bir ayrım yapmak. Bu harita, siyasi iddialar ile hukuki kanıtları birbirinden ayırmak isteyen her insan hakları raporu için yöntemsel bir zemin oluşturabilir; fakat her bir grup hakkındaki bağımsız delillerin yerini tutamaz.





