Ortadoğu’nun büyük bir bölümünde, Kürt meselesi geçtiğimiz on yıllar boyunca ağırlıklı olarak güvenlik, askeri ve jeopolitik bir pencereden analiz edilmiştir. Devletler, silahlı gruplar ve bölgesel aktörlerin her biri farklı çerçevelerle güvenlik tehditlerine, bölgesel kontrole ve siyasi rekabetlere odaklanmıştır; ancak bu karmaşık denklemlerin arasında çoğu zaman bir unsur marjinalleştirilmiştir: İnsan ve onun temel hakları.
Cenevre Akademisi tarafından yayımlanan “War Watch: IHL in Focus 2024–2025” raporu, Irak ve Suriye’deki Kürt bölgelerinin yalnızca askeri kavramlarla açıklanamayacak silahlı çatışmaların insani sonuçlarıyla boğuşmaya devam ettiğini göstermektedir. Sivillerin yerinden edilmesi, mülklerin tahrip edilmesi, tarım arazilerine erişimin kısıtlanması, yerel toplulukların zarar görmesi ve çocukların silahlı yapılarda kullanılmasına dair endişeler, Kürt meselesinin sadece bir güvenlik dosyası değil, aynı zamanda çok katmanlı bir insan hakları krizi olduğunu ortaya koymaktadır.
Güvenlik odaklı bakış açısı, bölgedeki siyasi ve askeri gerçekliklerin bir kısmını açıklayabilse de, insani acıların tüm boyutlarını gözler önüne sermede yetersiz kalmaktadır. Mağdurlar çoğu durumda ne çatışmanın karar vericileri ne de askeri yapıların bir parçasıdır; buna rağmen en ağır bedeli onlar ödemektedir.
Devletler ve Silahlı Gruplar Arasındaki Kurbanlar
Kürt çatışmalarındaki temel zorluklardan biri, sivillerin iki güç seviyesi arasında sıkışıp kalmasıdır: Bir yanda askeri operasyonları güvenlik gerekçeleriyle ve silahlı gruplarla mücadeleyle meşrulaştıran devletler, diğer yanda ise kendilerini siyasi aktörler veya direniş hareketleri olarak tanıtan silahlı gruplar.
Ancak uluslararası insancıl hukukun temel bir ilkesi vardır: Siyasi veya etnik kimliklerinden ve çatışan tarafların konumundan bağımsız olarak sivillerin korunması.
Irak’ın kuzeyinde, Cenevre Akademisi’nin raporu Türkiye’nin Kürdistan İşçi Partisi (PKK)‘ne yönelik askeri operasyonlarına ve bunun yerel topluluklar üzerindeki sonuçlarına dikkat çekmektedir. Bu rapor, devam eden askeri operasyonların askeri hedeflerin yanı sıra Kürt bölgelerinde yaşayanların günlük yaşamlarını da etkilediğini ve yerinden edilmelere, sivil altyapıların zarar görmesine ve bazı ailelerin geri dönüşü için güvensizlik ortamı yaratılmasına neden olduğunu göstermektedir.
Böyle bir durumda insan hakları sorusu, sadece çatışmayı hangi tarafın başlattığı veya siyasi sorumlusunun kim olduğu değildir; asıl mesele, tüm tarafların sivilleri koruma yükümlülüklerine bağlı kalıp kalmadığıdır.
İnsan Hakları Olmadan Güvenlik; Krizi Yeniden Üreten Döngü
Kürt bölgelerinde son birkaç on yılda yaşanan deneyimler, tamamen güvenlik odaklı bir yaklaşımın krizin kökenlerini çözmede genellikle yetersiz kaldığını göstermiştir. Sosyal ve siyasi bir meseleye vatandaşlık hakları, ekonomik kalkınma, adalet ve hesap verebilirlik göz ardı edilerek yalnızca askeri yöntemlerle yaklaşılması, istikrarsızlığın sürmesine zemin hazırlayabilir.
Öte yandan, silahlı gruplar da siyasi hedeflere veya etnik taleplere sığınarak kendilerini insan hakları standartlarından muaf tutamazlar. Hangi isim altında olursa olsun silahlı faaliyetler, hukuki sorumluluk doğurur.
Reşit olmayanların silah altına alınması, silahlı grupların kontrolündeki bölgelerde bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, iç muhaliflere yönelik müdahaleler ve sivillerin askeri ortamlarda kullanılması gibi konular, grupların siyasi veya ideolojik iddialarından bağımsız olarak incelenmesi gereken hususlardır.
İnsan hakları çifte standart kabul etmez; devletler ve hükümet dışı grupların her ikisi de ona karşı sorumludur.
Yerinden Edilme; Nüfus Hareketliliğinin Ötesinde Bir Yara
Kürt çatışmalarının başlıca sonuçlarından biri yerinden edilme meselesidir. Yerinden edilme sadece bir evi veya köyü terk etmek değildir; aynı zamanda sosyal ağların, ekonomik kaynakların, psikolojik güvenliğin ve bazen de yerel kimliğin kaybedilmesi anlamına gelir.
Cenevre Akademisi’nin Irak’ın kuzeyine ilişkin raporu, askeri operasyonlar ve güvensizlik ortamından etkilenen bazı Kürt topluluklarının kendi bölgelerine dönmede zorluklar yaşadığını ortaya koymaktadır.
Mültecilerin geri dönüşü, yalnızca askeri çatışmaların sona ermesiyle sağlanamaz. Gerçek bir geri dönüş; güvenliğin sağlanmasını, altyapıların yeniden inşasını, mülkiyet haklarının iadesini, tazminat ödenmesini ve ihlallerin tekrarlanmayacağına dair garanti verilmesini gerektirir.
Aksi takdirde, yerinden edilme kalıcı bir duruma dönüşür ve gelecek nesiller de bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.
Silahlı Grupların Sorumluluğu; Söylem ve Eylem Arasındaki Uçurum
Kürt krizindeki en önemli meselelerden biri hükümet dışı silahlı grupların rolüdür. Bu grupların birçoğu yıllar boyunca siyasi veya uluslararası meşruiyet kazanmaya çalışmıştır; ancak hukuki sorumluluk üstlenilmeden kalıcı bir meşruiyet mümkün değildir.
Siyasi bir rol, uluslararası destek veya dış kurumlarla etkileşim arzulayan silahlı gruplar, uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerine saygı duyduklarını kanıtlamak zorundadırlar.
Çocuk asker meselesi, bu zorluğun açık bir örneğidir. Cenevre Akademisi raporu, Suriye’de SDF (Suriye Demokratik Güçleri)‘ye bağlı güçler tarafından çocukların silah altına alındığı vakalara dikkat çekmekte ve aynı zamanda bu güçlerin sürece son vermeye yönelik müteakip taahhütlerinden bahsetmektedir.
Bu deneyim, taahhütte bulunmanın yalnızca bir başlangıç noktası olduğunu; asıl ölçütün fiili uygulama, şeffaflık ve bağımsız denetim imkanı olduğunu göstermektedir.
Gelecek İçin Bir İnsan Hakları Çerçevesinin Gerekliliği
Kürt meselesi, basit ikilemlerin aşılmasını gerektirmektedir; her şeyi güvenliğe indirgeyen veya silahlı aktörlerin tüm davranışlarını siyasi hedefler çerçevesinde meşrulaştıran ikilemler.
İnsan hakları odaklı bir yaklaşım, eşzamanlı olarak birkaç ilkeyi takip etmelidir:
Birincisi, etnik, dini veya siyasi kimliklerine bakılmaksızın sivillerin korunması. İkincisi, insan hakları ve uluslararası insancıl hukuk ihlalleri karşısında çatışan tüm tarafların hesap vermesinin sağlanması. Üçüncüsü, mağdurların desteklenmesi ve adalete erişimleri ile zararlarının tazmin edilmesinin garanti altına alınması. Dördüncüsü, devletlerin ve silahlı grupların davranışlarını denetleyecek bağımsız izleme mekanizmalarının oluşturulması.
Sonuç
Ortadoğu’daki Kürt krizi, yalnızca bir sınır, güvenlik veya siyaset meselesi olmaktan önce milyonlarca insanı etkileyen bir insani krizdir.
Irak ve Suriye deneyimleri, yalnızca güvenlik odaklı bakış açısını sürdürmenin, çatışmanın gerçek kurbanlarını göz ardı etme tehlikesini beraberinde getirdiğini göstermektedir. Kalıcı barış, ancak insan hakları kısa vadeli askeri ve siyasi çıkarların üstünde tutulduğunda mümkün olacaktır.
Uluslararası toplum, insan hakları örgütleri ve sivil kurumlar için temel görev, çatışmanın bir tarafını desteklemek değil; tüm taraflara eşit olarak uygulanması gereken ilkeleri savunmaktır: Sivillerin korunması, cezasızlığa son verilmesi ve hesap verebilirliğin sağlanması.
Kürt meselesi, ancak insan, aktörlerin rekabet alanı değil de gelecekteki her çözümün temel odak noktası olduğunda şiddet sarmalından çıkabilir.





