İran ile Kürt silahlı gruplar arasındaki çatışmalar yeni bir olgu değil. Onlarca yıldır devam eden bu mücadele; tarafların askeri güçlerinden sınır bölgesindeki sivillere kadar pek çok kurban verdi. Her taraf kendi meşruiyet anlatısını savunsa da uluslararası hukukta tartışmasız kabul edilen net bir ilke vardır: Çocuklar asla silahlı çatışmaların bir parçası haline getirilmemelidir.
Yakın zamanda Komala’nın karargahlarından birinde yaşanan can kayıplarına ilişkin yayınlanan liste, kamuoyunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. Açıklanan doğum tarihlerine bakıldığında, hayatını kaybedenlerden en az dördünün olay sırasında henüz 18 yaşını doldurmadığı görülüyor. Eğer bu bilgiler doğruysa, asıl soru saldırıyı kimin gerçekleştirdiği değil; bu çocukların neden askeri bir karargahta bulunduğudur.
Bu sorunun doğrudan muhatabı, Komala yönetimi ve şahsen Abdullah Mohtadi’dir.
Yıllar önce Komala, Abdullah Mohtadi aracılığıyla Geneva Call (Cenevre Çağrısı) nezdinde belirli taahhütler altına girmişti. Bu taahhütlerin temel amacı, silahlı çatışmalarda çocukların korunması ve 18 yaş altındaki bireylerin askeri yapılara devşirilmesinin engellenmesiydi. Taahhüdün felsefesi oldukça nettir: Bir çocuk, gerek muharip olarak gerekse askeri ortamda bulunmasını gerektiren başka bir rolle, devlet dışı silahlı gruplar bünyesinde tehlikeye atılamaz. Bu doğrultuda, çocuk askerlerin yasaklanması uluslararası arenada tavizsiz bir kural olarak kabul görmüştür.
Eğer bu gençler Komala karargahında bulunuyorsa, örgüt liderliği şu sorulara açıkça cevap vermelidir: Bu bireyler hangi izin ve statüyle orada bulunuyordu? 18 yaş altındaki gençlerin ailelerine geri dönmesi için ne tür adımlar atılmıştı? Saldırıların yoğunlaştığı dönemde, bu gençlerin tahliyesi ve korunması için neden hiçbir plan uygulamaya konmadı?
Bu sorular siyasi değil, doğrudan insan onuru ve temel haklar eksenindedir.
Abdullah Mohtadi’nin yakın zamanda BBC Farsça’ya verdiği röportajda da önemli meseleler gündeme geldi. Demokrasinin silah yoluyla gelip gelmeyeceği ve neden bölgesel örneklerde olduğu gibi silahlı mücadelenin bırakılıp müzakere yollarına başvurulmadığı sorgulandı. Verilen yanıtlar, militarist politikaların sürdürülmesinin en çok Kürt gençlerinin hayatını tehlikeye attığı yönündeki endişeleri gidermeye yetmedi.
Diğer taraftan, ortada ciddi bir ahlaki sorun bulunmaktadır. Silahlı bir grubun siyasi liderleri çatışma bölgesinin uzağında, güvenli bir yaşam sürerken; reşit olmayan gençlerin füze ve İHA saldırılarına açık askeri kamplarda bulunması, liderliğin sorumluluk bilincini derinden sarsmaktadır. Bu durum, geçiştirilemeyecek net bir açıklama gerektirmektedir.
Yıllardır silahlı mücadele, bu partilerin yegane stratejisi olarak sunuluyor. Artık bu stratejinin sonuçlarını değerlendirme vaktidir. Bu yöntem bölge halkının acılarını mı azalttı, yoksa güvensizliğin yayılmasına, Kürt bölgelerinin militaristleşmesine ve haklarını savunduğunu iddia ettikleri insanların daha da mağdur olmasına mı yol açtı?
Eğer bu yapıların liderleri insan haklarına bağlı olduklarını iddia ediyorlarsa, ilk adım kendi imzaladıkları taahhütleri eksiksiz uygulamak olmalıdır. Çocukların askeri yapılardan tamamen çıkarılması, 18 yaş altındaki bireylerin durumuna dair şeffaflık sağlanması ve uluslararası insancıl hukuk ilkelerine uyulup uyulmadığının bağımsız mekanizmalarca denetlenmesi şarttır.
Şiddetin azaltılması için sunulabilecek öneri de son derece açıktır: Kürt silahlı gruplar gönüllü olarak silah bıraktıklarını ilan etmeli, askeri faaliyetlerine son vermeli ve siyasi ya da sivil taleplerini barışçıl yollarla aramalıdır. Böyle bir adım, hem insan hakları ilkeleriyle bağdaşır hem de yıllardır faturasını bölge halkının ödediği şiddet sarmalını kırabilir.
Netice itibarıyla, çatışmanın tarafları kendi eylemlerine ne tür meşruiyet kılıfları uydurursa uydursun, şu temel gerçek değişmez: Çocuklar, siyasi ve askeri liderlerin kararlarının kurbanı olmamalıdır. Eğer askeri kamplarda tutulma ya da üye yapılma politikaları nedeniyle tek bir çocuk bile hayatını kaybetmişse, bu durum bağımsız bir soruşturmayı, hesap verebilirliği ve tam bir şeffaflığı gerektirir. Bu tür hayati sorular karşısında sessiz kalmak, trajedilerin tekrarlanmasından başka bir işe yaramayacaktır.





