ABD, İsrail ve bazı bölge devletlerinin İran’a karşı başlattığı savaşın kırkıncı gününde bir ateşkes sağlandı ve taraflar arasında bir anlaşma imzalandı. Birçok analist, bu anlaşmanın kalıcı bir barıştan ziyade çatışmalara verilen geçici bir ara olduğu konusunda en başından beri uyarıda bulunmuştu. Bugün, saldırıların yeniden başlaması ve İran’ın kritik altyapı tesislerini hedef alacak şekilde genişlemesi, bu uyarıların ne kadar haklı olduğunu gözler önüne seriyor.
ABD yönetimi kendisini bu savaşın galibi olarak göstermeye çalışıyor. Ancak, eğer ilan edilen hedef İran’ın politikasını değiştirmek, siyasi bir irade dayatmak veya stratejik bir zafer elde etmekse, sahadaki gerçekler bambaşka bir tablo çiziyor. Sahada en net görülen durum; sivil halkın acılarının artması, temel altyapının yok edilmesi ve bölgedeki istikrarsızlığın derinleşmesidir.
Bu noktada temel soru şudur: Donald Trump’ın kendi kurulmasında rol oynadığı bir anlaşmayı bozmaktaki gerçek amacı nedir? Eğer uluslararası anlaşmalar yalnızca büyük bir gücün çıkarlarıyla örtüştüğü sürece geçerli olacaksa, uluslararası hukukun, diplomasinin ve ahde vefa ilkesinin ne anlamı kalır?
Birleşmiş Milletler Şartı, kuvvete başvurmayı son derece sınırlı durumlar dışında yasaklamaktadır. Aynı şekilde, Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokolleri, çatışmanın tüm taraflarını askeri hedefler ile siviller arasında ayrım yapmaya, orantılılık ilkesine uymaya ve halkın hayatta kalması için hayati önem taşıyan altyapılara saldırmaktan kaçınmaya zorunlu kılar. Su, elektrik, ulaşım, sağlık ve eğitim şebeklerine yapılan saldırılar, kısa vadede askeri bir başarı gibi görülse de uzun vadede milyonlarca sıradan vatandaşı mağdur etmektedir.
Minab’daki bir okula düzenlenen saldırı gibi trajediler, basit birer kaza değil; insanlık sınırlarının aşılmasının bariz birer sembolüdür. Okul enkazı altında hayatını kaybeden bir çocuğun, siyasi veya askeri kararlarla hiçbir bağı yoktur. Hiçbir güvenlik teorisi, askeri doktrin veya siyasi gerekçe, savunmasız çocukların ve sivillerin ölümünü meşrulaştıramaz.
Altyapının tahrip edilmesi sadece savaş günleriyle sınırlı kalmaz. Hastanelerin, yolların, köprülerin, elektrik santrallerinin ve kamu hizmet binalarının yıkılması, halkın yaşamında aylar, hatta yıllar boyu sürecek derin izler bırakır. Bu tür saldırıların asıl kurbanları; tedaviden mahrum kalan aileler, eğitimden uzaklaşan çocuklar ve kamu hizmetlerinin çökmesi nedeniyle hayatını kaybeden hastalardır.
Uluslararası toplumun bu durum karşısındaki sessizliği, ağır soruları beraberinde getiriyor. BM Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği koruma yönündeki asli görevini neden yerine getiremiyor? BM İnsan Hakları Konseyi, özel raportörler, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve diğer uluslararası mekanizmalar neden bu krizin boyutlarıyla orantılı bir tepki göstermiyor? Yoksa uluslararası hukuk kuralları sadece bazı ülkeler için mi bağlayıcı, bazıları ise her türlü sorumluluktan muaf mı?
-
yüzyılın acı tecrübeleri, siyasi liderlerin maceracı hamlelerine göz yummanın bedelinin, onlara zamanında karşı çıkmaktan çok daha ağır olduğunu kanıtlamıştır. Tarih, uluslararası hukukun çiğnenmesine karşı sessiz kalmanın barış getirmeyeceğini, aksine savaşı büyüteceğini defalarca göstermiştir.
Bugün uluslararası toplum, İran’da yaşanan uluslararası hukuk ihlalleri ve kritik altyapıya yönelik saldırılar karşısında sessiz kalırsa, yarın aynı modelin dünyanın başka bir yerinde tekrarlanmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Uluslararası hukuk, ancak ayrım gözetmeksizin uygulandığında bir anlam ifade eder; büyük güçlerin karşısında etkisiz bir metne dönüştüğünde değil.
Bugün İran halkını savunmak, yalnızca bir milleti savunmak değildir; uluslararası hukukun güvenirliğini, BM Şartı’nı ve temel insan onurunu savunmaktır. Eğer dünya bu tehlikeli gidişatı durdurmak için şimdi harekete geçmezse, bu krizin ateşi tüm Orta Doğu’yu ve hatta ötesini sarabilir. Bugün bu savaşın kendileriyle ilgisi olmadığını düşünenler, yarının sonraki kurbanları olabilir.
Yazar: Dr. Pourşems





