Kısa süre arayla yayımlanan iki bildiri, iki Kürt kentinde işlenen iki cinayet ve ortak bir retorik; PJAK’a yakın medya organları tarafından yayınlanan belgelerin incelenmesi, yaşam hakkı, hesap verebilirlik ve askeri eylem ile bireylerin fiziksel olarak ortadan kaldırılması arasındaki sınır hakkında yeni soruları gündeme getiriyor.
Kamyaran’da Mohammad Ebrahimi’nin öldürülmesi –ki bu eylemin sorumluluğu “Kürdistan Yurtsever Gençliği” adlı bir gruba atfedilen bir bildiriyle üstlenilmiştir– tek başına bile ciddi hukuki ve insani sorular doğururken, birkaç gün önce Marivan’da meydana gelen bir başka olayla birlikte ele alındığında daha büyük ve daha endişe verici bir tabloyu gözler önüne sermektedir.
2026 Mayıs ayının sonlarında, PJAK’ın YRK olarak bilinen askeri kanadı, Marivan’ın Tvsouran köyünde Omid Vashklani adlı bir kişinin öldürülmesini resmi olarak üstlendi. Söz konusu bildiride sadece cinayetin sorumluluğu kabul edilmekle kalmadı, aynı zamanda operasyona katılan güçlere de teşekkür edildi. Öldürülen kişi bir dizi güvenlik ve sosyal suçlamayla itham edilmişti; ancak bu iddiaları kanıtlayacak hiçbir kamuya açık belge, bağımsız merci, tarafsız soruşturma süreci veya yargı kararı sunulmadı.
Şimdi Kamyaran dosyasında da benzer bir model görülüyor. Bir kişi güvenlik suçlamalarıyla ve devlet kurumlarıyla iş birliği yapmakla itham ediliyor, silahlı bir grup onun öldürülmesini üstleniyor ve ardından bir insanın ölümünü hesap verilmesi gereken bir eylem olarak değil, adaletin tecellisi olarak nitelendiren bir bildiri yayınlanıyor. Fark sadece bildiriyi yayınlayanların isimlerinde; Marivan’da sorumluluk doğrudan YRK tarafından üstlenilirken, Kamyaran’da “Kürdistan Yurtsever Gençliği” adı altında daha az bilinen bir isim ortaya atılmıştır. Bununla birlikte, her iki durumda da değişmeyen sabit bir unsur vardır: Yargı sürecinin yerini silahlı bir yapının kararının alması.
Ancak uluslararası hukuk açısından, bir kişinin yalnızca güvenlik suçlamalarıyla karşı karşıya olması veya askeri geçmişinin bulunması, ölümcül bir eylemin meşruiyetini değerlendirmek için yeterli değildir. Belirleyici öneme sahip olan husus, kişinin hedef alındığı andaki durumudur. Şayet bir kişi silahlı bir çatışma sırasında ve çatışmalara doğrudan katılırken hedef alınırsa, bunun hukuki değerlendirmesi başka kurallara tabi olur. Fakat kişi çatışma alanının dışında, kişisel yaşam alanında veya savaş dışı bir durumdayken hedef alınırsa, konu tamamen farklı bir çerçeveye girer ve yaşamın keyfi olarak elinden alınması ile yargısız infaz hakkında ciddi soruları beraberinde getirir.
PJAK tarafından yayınlanan iddialara göre Mohammad Ebrahimi geçmişte bu grubun güçlerine karşı faaliyetlerde bulunmuştur. Bu iddialar doğru olsa bile, böyle bir geçmiş tek başına onun yaşam hakkının elinden alınmasını meşrulaştırmaya yetmez. Uluslararası insancıl hukukta bir kişinin hedef alınmasının meşruiyeti, geçmiş siciline veya suçlamalara değil, yalnızca saldırı anındaki durumuna bağlıdır. Kamyaran dosyasında özel bir önem taşıyan husus, söz konusu kişinin yaşlı bir adam olması ve yayınlanan bilgilere göre, açık bir silahlı çatışma sırasında değil, evinde veya sivil ortamında hedef alınmış olmasıdır. Eğer bu anlatı doğruysa, mesele iddia edilen bir askeri operasyondan uzaklaşarak, yaşam hakkı ve yaşamdan keyfi olarak mahrum bırakılma yasağı ile ilgili bir konuya dönüşmektedir.
Bu benzerlikler önemli bir soruyu gündeme getiriyor: İki bağımsız olayla mı karşı karşıyayız, yoksa suçlama, yargılama ve infazın tamamının yargı dışı ve hesap vermeyen yapılar içinde gerçekleştirildiği tekrarlanan bir modelle mi?
Uluslararası hukukta bu sorunun cevabı sadece teorik bir tartışma değildir. Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 6. Maddesi, yaşam hakkını en temel insan hakkı olarak güvence altına alır. Hiçbir birey veya grup, siyasi, askeri veya ideolojik hedefleri ne olursa olsun, iç değerlendirmelere veya kanıtlanmamış suçlamalara dayanarak insanların yaşamı veya ölümü hakkında karar verme yetkisine sahip değildir. Silahlı çatışma koşullarında bile, insancıl hukukun temel ilkeleri ve adil yargılanmanın asgari standartları geçerliliğini korur.
Endişeleri artıran şey sadece bu cinayetlerin işlenmesi değil; aynı zamanda yargılama, hukuki inceleme ve suçun kanıtlanması gibi kavramların yerine “cezalandırma” kelimesini koyan bir retorik aracılığıyla bu cinayetleri meşrulaştırma çabasıdır. Her iki dosyada da kamuoyu, silahlı bir grubun kendisini sadece suçu tespit etmeye yetkili görmediği, aynı zamanda hükmü infaz etme hakkını da kendisinde bulduğu mesajıyla karşı karşıya kalmaktadır. İşte burası, adalet ile intikam ve hukukun üstünlüğü ile silahın üstünlüğü arasındaki sınırın bulandığı tam noktadır.
İnsani açıdan bakıldığında, bildirilerde görünmeyen şey, sevdiklerinin ölümüyle yüzleşen ailelerdir. Silahlı grupların resmi retoriklerinde kurbanlar genellikle bir dizi siyasi veya güvenlik etiketine indirgenir; “hain”, “düşman ajanı”, “rejim işbirlikçisi” veya benzeri sıfatlar. Oysa bu kelimelerin her birinin arkasında, kendisine yöneltilen suçlamalara karşı kendisini savunma fırsatı bulamamış bir insan yatmaktadır. Savunma hakkının ortadan kaldırılması, uygulamada çağdaş insan hakları sisteminin çekirdeğini oluşturan insan onurunun bir parçasının ortadan kaldırılmasıdır.
Marivan ve Kamyaran dosyaları, hesap verebilirlik konusunu da ön plana çıkarmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda İran Kürdistanı İnsan Hakları İzleme Örgütü (IKHRW), çeşitli raporlarında çocuk asker kullanımı, silahlı grupların kamplarındaki şüpheli ölümler, üyelerin kaybolması, ailelerin bilgiye erişiminin engellenmesi ve militanların askeri yapılardan ayrılma özgürlüklerinin kısıtlanması gibi durumlara karşı defaatle uyarılarda bulunmuştur. Bu dosyaların çoğunun ortak noktası, soruşturma, denetim ve hesap verebilirlik için bağımsız bir mekanizmanın bulunmayışıdır.
Son iki bildiri sadece iki operasyonun üstlenilmesi açıklaması değildir; çatışma çerçevesindeki askeri eylem ile çatışma alanı dışındaki bireylerin fiziksel olarak ortadan kaldırılması arasındaki sınırın nerede olduğu sorusunu sormaktadır. Bir operasyon doğrudan çatışma durumundan ne kadar uzaklaşır ve sivil/savaş dışı ortamlardaki bireyleri hedef almaya yönelirse, hesap verebilirlik ve bağımsız hukuki inceleme ihtiyacı da o kadar artar.
Eğer bu süreç incelenmeden ve hesap sorulmadan devam ederse, Kürdistan toplumunda siyasi şiddetin normalleşmesi riski artacaktır; öyle bir şiddet ki, nihai kurbanları ne devletler ne de örgütler olacak, aksine korku, intikam ve adaletsizlik sarmalının ortasında kalan sıradan vatandaşlar ve aileler olacaktır.
Temel soru geçerliliğini koruyor: Kendilerini özgürlüğün, adaletin ve halkın haklarının savunucusu olarak tanıtan gruplar, kendileri için talep ettikleri yaşam hakkını ve adil yargılanma hakkını muhalifleri, eleştirmenleri ve hatta suçlananlar için de tanımaya hazırlar mı?





