Çağdaş savaşların niteliğindeki değişim, özellikle iç çatışmaların ve asimetrik savaşların yaygınlaşması, sivillerin geçmişte olduğundan çok daha fazla doğrudan şiddete maruz kalmasına yol açmıştır. Dr. Sonia Hernández Pradas’ın “Grupos armados no estatales y protección de las personas civiles en los conflictos armados internos” (Devlet Dışı Silahlı Gruplar ve İç Silahlı Çatışmalarda Sivillerin Korunması) başlıklı makalesi, uluslararası insani hukukun en kritik sorularından birine yanıt aramaktadır: Bir iç çatışmanın tarafı olan devlet dışı silahlı gruplar, bir devlet olmamalarına veya uluslararası antlaşmalara taraf bulunmamalarına rağmen sivillere karşı hukuki bir sorumluluk taşır mı?
Francisco de Vitoria Üniversitesi Kamu Uluslararası Hukuk Öğretim Üyesi ve İspanyol Kızılhaçı İnsani Hukuk Çalışmaları Merkezi Üyesi Dr. Sonia Hernández Pradas tarafından kaleme alınan bu çalışma, İspanya Uluslararası Hukuk Dergisi’nde (Revista Española de Derecho Internacional – REDI, Cilt 74, Sayı 2, 2022, ss. 221-243) yayımlanmıştır.
Yazar bu soruya kesin bir dille “evet” yanıtını vermektedir. Uluslararası İnsani Hukuk, bazı silahlı grupların varsaydığının aksine, yalnızca devletler arasındaki yükümlülükler bütününden ibaret değildir. Uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalarda, devlet dışı silahlı gruplar da dâhil olmak üzere çatışmanın tüm taraflarının uymakla yükümlü olduğu temel kurallar mevcuttur. Bu yükümlülüğün en önemli hukuki dayanağını, 1949 Cenevre Sözleşmeleri‘nin Ortak 3. Maddesi ile 1977 II. Ek Protokolü oluşturmaktadır. Bu metinler, iç savaşlarda çatışan taraflar için asgari insani standartları belirler.
Makaledeki analize göre bu alandaki temel sorunlardan biri, “devlet dışı silahlı grup” kavramının üzerinde uzlaşılmış tek bir tanımının bulunmamasıdır. Bu tanım, örgütlü isyancı gruplardan milislere, ideolojik silahlı yapılardan yerel aktörlere kadar geniş bir yelpazeyi kapsayabilir. Buna karşın Cenevre II. Ek Protokolü; belirgin bir örgüt yapısına, sorumlu bir komuta kademesine ve sürekli ile koordineli askeri operasyonlar yürütme kapasitesine sahip gruplara odaklanmaktadır.
Hernández Pradas, silahlı grupların insani hukuk yükümlülüklerini kabul etmesinin, bu yapılara siyasi bir meşruiyet kazandırmadığı veya onları bir devlet ya da devlete eş değer bir aktör olarak tanımak anlamına gelmediğini vurgulamaktadır. İnsani hukukun uygulanmasındaki en büyük engellerden biri, hem devletlerin hem de silahlı grupların hukuki kuralları kabul etmeyi siyasi bir statü tanınması şeklinde yorumlama endişesidir. Ancak makale, insani kuralların uygulanmasının yalnızca insan acılarını azaltmayı hedeflediğini ve tarafların hukuki statüsü üzerinde hiçbir etkisi olmadığını açıkça belirtmektedir.
Makalenin diğer bir önemli boyutu ise Uluslararası Teamül Hukuku’nun konumudur. Yazar, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi‘nin Tadić kararı gibi uluslararası yargı içtihatlarına atıfta bulunarak; siviller ile savaşanların ayırt edilmesi ilkesi, sivil halka yönelik doğrudan saldırı yasağı, insanlık dışı muamele yasağı ve insani yardımların korunması zorunluluğu gibi temel ilkelerin iç çatışmalarda da geçerli olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla silahlı gruplar, uluslararası antlaşmalara imza atmadıklarını öne sürerek bu yükümlülüklerden kaçınamazlar.
Kritik konulardan biri de silahlı grup üyelerinin ağır insani hukuk ihlallerindeki kişisel sorumluluğudur. Makalede, silahlı grupların kurumsal düzeydeki uluslararası sorumluluğu hukuken halen tartışmalı olsa da üyelerinin savaş suçları kapsamındaki bireysel ceza sorumluluğunun, özellikle Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü çerçevesinde kesin olarak kabul edildiği açıklanmaktadır. Bu doğrultuda, komutanlar ve örgüt mensupları; sivillere yönelik saldırılar, işkence, yargısız infazlar, cinsel şiddet veya diğer ağır ihlaller nedeniyle bireysel olarak yargılanabilirler.
Çalışmada ayrıca, devlet dışı silahlı gruplarla yürütülen insani temasların önemine dikkat çekilmektedir. Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) ve Cenevre Çağrısı (Geneva Call) gibi kuruluşların deneyimlerine değinen yazar; çocuk savaşçıların kullanımının önlenmesi, kara mayınlarının yasaklanması ve cinsel şiddetin engellenmesi gibi pratik taahhütlerin elde edilmesinin insani zararları azaltmada son derece etkili bir araç olduğunu göstermektedir.
İran Kürdistanı İnsan Hakları Gözlemevi (IKHRW) açısından bu çalışma özel bir önem taşımaktadır. Nitekim İran’ın Kürt bölgelerine ilişkin kayıt altına alınan vakaların önemli bir kısmı, devlet dışı silahlı grupların eylemleri ve bunların insani sonuçlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Çocukların ve gençlerin silah altına alınması, kadınlara yönelik şiddet, zorla kaybetmeler, küçük yaştakilerin askeri yapılarda araçsallaştırılması ve mağdur ailelerin yaşadığı mağduriyetler, bu makalenin temel sorusuyla birebir örtüşmektedir: Devlet dışı silahlı gruplar insani hukuk standartları karşısında nasıl hesap verebilir kılınabilir?
Bu araştırma çerçevesinde, yalnızca siyasi veya askeri bir mücadele iddiasında bulunmak, sivillerin haklarını ihlal etmenin gerekçesi olamaz. Silahlı gruplar, ilan ettikleri amaçlar ne olursa olsun, bir çatışmaya taraf olduklarında temel insani ilkelere uymak zorundadır. Bu yaklaşım; ihlallerin belgelenmesi, komutanların ve üyelerin bireysel sorumluluklarının takibi ve konunun gelecekteki uluslararası mekanizmalara taşınması için güçlü bir hukuki zemin sunmaktadır.
IKHRW için bu makale hayati bir hukuki yaklaşımı pekiştirmektedir: Dosyaların odağı, devletler ile silahlı gruplar arasındaki siyasi çekişmelerden sıyrılarak doğrudan somut eylemlere, somut mağdurlara ve ispatlanabilir insani hukuk ihlallerine yönelmelidir. Bu çerçevede çocukların silah altına alınması, kayıplar, sivillere yönelik şiddet ve silahlı operasyonların getirdiği zararlar; siyasi tartışmaların ötesinde, uluslararası insani hukuk ışığında ele alınması gereken hukuki meseleler olarak konumlandırılmaktadır.
Sonuç olarak çalışma, iç çatışmalarda hesap verilebilirliğin geleceğinin yalnızca devletlerarası anlaşmalara değil; hukuk camiasının ve insan hakları örgütlerinin devlet dışı silahlı aktörlerin eylemlerini kaydetme, analiz etme ve takip etme kapasitesine bağlı olduğunu göstermektedir. Mağduriyetlerin titizlikle belgelenmesi ve her bir vakanın somut insani hukuk kurallarıyla eşleştirilmesi, gelecekte yürütülecek etkili hukuki süreçlerin temelini oluşturacaktır.





