Makale

İran’ın Kürt Bölgelerinde Güvensizlik, Kalkınma ve Sağlık Eşitsizliği

ran’ın Kürt bölgelerinde sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizlik, yalnızca hastane ve doktor sayısıyla açıklanamıyor. Güvenlik, altyapı, ekonomik fırsatlar ve nitelikli insan gücünün bölgede kalıcılığı da sağlık ve kalkınma arasındaki açığı belirliyor.

İran’ın farklı eyaletlerinde yaşamını yitirenlerin ortalama yaşına ilişkin verilerin yayımlanması, sağlık alanındaki eşitsizlik meselesini yeniden gündeme getirdi. Bu göstergeyi “beklenen yaşam süresi” ile aynı kabul etmemek gerekir. Ancak mevcut farklılıklar daha önemli bir soruyu ortaya çıkarıyor: Bir yurttaşın yaşadığı yer neden hâlâ onun doktora, hastaneye, acil sağlık hizmetlerine ve hatta zamanında tedavi alma ihtimaline olan uzaklığını etkileyebiliyor?

Bu soru, İran’ın Kürt bölgelerinde daha karmaşık boyutlara sahip. Kürdistan, Kirmanşah, İlam ve Batı Azerbaycan’ın Kürt bölgeleri aynı koşullara sahip değil. Ancak bu bölgelerin bazı kesimleri nüfusun dağınık olması, zorlu coğrafya, zayıf altyapı, ekonomik fırsatların sınırlılığı ve sağlık hizmetlerine eşitsiz erişimin bir arada bulunduğu koşullarla karşı karşıya. Örneğin Kirmanşah’ta yapılan çalışmalar, ilçeler arasında doktor, hastane, yatak ve uzmanlık merkezlerine erişimde belirgin farklılıklar bulunduğunu göstermiştir.

Bununla birlikte, bu bölgelerin kalkınması tartışmalarında daha az dikkate alınan bir değişken bulunuyor: kalıcı güvenlik.

Devlet dışı silahlı grupların faaliyet gösterdiği, sınırdan silahlı geçişlerin, aralıklı çatışmaların, ekonomik aktörlere yönelik tehditlerin veya haraç taleplerinin bulunduğu bölgelerde güvensizliğin maliyeti yalnızca güvenlik olaylarının istatistiklerine yansımaz. Bunun etkisi zaman içinde ekonomiye, altyapıya ve kamu hizmetlerine de nüfuz edebilir.

Uzman bir doktorun sınır ilçesinde kalması için yalnızca maaşa ve hastaneye ihtiyacı yoktur; ailesinin güvenliği, yolların kalitesi, ulaşım imkânları ve öngörülebilir bir yaşam perspektifi de önem taşır. Aynı durum hemşire, öğretmen, mühendis, müteahhit ve özel yatırımcı için de geçerlidir. Dolayısıyla güvensizlik, belirli bir çatışmanın gerçekleştiği yer ve zamanın çok ötesine geçen bir etki yaratabilir.

Güvenlik ve insan haklarının kesiştiği nokta da burasıdır. Güvenlik hakkı kalkınma hakkının karşısına konulmamalıdır; güvenlik, kalkınmanın gerçekleşebilmesini sağlamalıdır.

İran sınırının diğer tarafında, özellikle Irak Kürdistan Bölgesi’nde konuşlanan Kürt silahlı grupların faaliyetleri bu denklemin bir parçasıdır. Sınır bölgelerinde yurttaşlardan ve ekonomik aktörlerden haraç istendiğine, tehditlerde bulunulduğuna ve ekonomik tesislerin tahrip edildiğine ilişkin haberler yayımlanmıştır. Bu tür eylemlerin bağımsız olarak kanıtlandığı her durumda, bunlar yalnızca bir kişinin veya şirketin mülkiyetine yönelik müdahale değildir; aynı zamanda yerel istihdamı, projelerin uygulanmasını ve bir bölgenin ekonomik güvenini de etkileyebilir.

Bu açıdan bir müteahhide yönelik saldırı veya haraç talebi yalnızca bir güvenlik dosyası değildir. Bir projenin makineleri çalışamaz hâle gelirse, proje durursa veya müteahhitler bölgede faaliyet göstermeyi yüksek riskli değerlendirirse, nihai maliyet halka yansıyabilir: daha geç tamamlanan bir yol, bölgeye gelmeyen bir yatırım, yaratılmayan bir iş ve erişilmesi hâlâ zor olan hizmetler.

Ancak bu gerçeklik, İran devletinin sorumluluğunu azaltmaz.

Devletin yurttaşların güvenliğini sağlama yükümlülüğü vardır. Ancak silahlı tehditlere verilen yanıt, bölge politikalarında güvenlik yaklaşımının sürekli olarak baskın hâle gelmesine yol açarsa sonuç bir kısır döngü olabilir: Silahlı tehdidin varlığı güvenlik önlemlerini ve güvenlik kaygılarını artırır; kalkınma ve sivil faaliyetler geri plana itilir; yoksunluk devam eder ve bu yoksunluk toplumun daha fazla kırılgan hâle gelmesine zemin hazırlayabilir.

Dolayısıyla mesele “güvenlik” ile “kalkınma” arasında seçim yapmak değildir. Mesele, tepkisel güvenlik anlayışından kalıcı ve kalkınma odaklı güvenliğe geçiştir.

Bu noktada Irak Kürdistan Bölgesi’nin sorumluluğu da göz ardı edilemez. İran’a muhalif silahlı grupların bölge topraklarındaki varlığı, meşru bir hukuki ve siyasi soru ortaya çıkarıyor: Bölge makamları kendi yönetimleri altındaki toprakların silahlı faaliyetler, insan kaynağı temini, eğitim veya sınırın diğer tarafındaki sivillerin güvenliğini etkileyebilecek eylemler için kullanılmasını engelleme konusunda ne ölçüde yetkin ve isteklidir?

Bu soru, gerilimin maliyetinin silahlı grupların liderleri tarafından değil, sınır bölgelerinde yaşayan sıradan yurttaşlar tarafından ödenmesi hâlinde daha da önem kazanıyor.

Buna karşılık Tahran da güvenlik sağlandıktan sonra kalkınma açığını azaltmak için hangi ölçülebilir programa sahip olduğunu açıklamalıdır. Güvenlik; hastanenin, yolun, okulun, istihdamın ve hizmetlere adil erişimin yerini tutamaz. Bir bölge güvenli hâle gelir ancak doktor orada kalmaz, kırsal yollar yeterli olmaz veya bir hastanın uzmanlık merkezine ulaşması saatler sürerse sorunun yalnızca bir bölümü çözülmüş olur.

Kirmanşah’a ilişkin çalışmalar, tek bir eyaletin kendi içinde dahi sağlık hizmetlerine erişimin ciddi ölçüde eşitsiz olabileceğini gösteriyor. Böyle koşullarda yalnızca hastane sayısı yeterli bir ölçüt değildir. Acil servise ulaşma süresi, uzman doktora olan mesafe, yolların kalitesi, ulaşım maliyeti ve sağlık personelinin bölgede kalabilme imkânı daha gerçekçi bir tablo ortaya koyar.

Bu nedenle Kürt bölgelerinde sağlık açığının azaltılması, Sağlık Bakanlığı’nın ötesine geçen bir politika gerektiriyor. Yol yapımı, yatırım, istihdam, acil sağlık hizmetleri, eğitim ve güvenlik, aynı sorunun birbirinden ayrılamayacak unsurlarıdır.

Kalıcı çözüm de iki taraflı bir sorumluluğu gündeme getiriyor: İran, sınır bölgelerinde yaşayan yurttaşların güvenliğini sağlarken güvenlik kaygılarının kalkınma politikasının yerini almasına izin vermemelidir; Irak Kürdistan Bölgesi makamları ise sınırın diğer tarafındaki topraklarını kullanan silahlı grupların varlığı ve faaliyetleri konusunda açık ve somut bir tutum ortaya koymalıdır.

Sonuçta güvensizlik ve kalkınma eksikliği arasındaki kısır döngünün asıl mağdurları ne devletler ne de siyasi gruplardır; sıradan insanlardır. Hastaneye geç ulaşan hasta, iş fırsatı bulamayan genç, faaliyetlerine devam etmekten vazgeçen müteahhit ve bölgede kalmayı kabul etmeyen doktor, aynı sorunun farklı görünümleridir.

Dolayısıyla temel soru yalnızca Kürt bölgelerinde kaç hastanenin inşa edildiği değildir. Daha zor soru şudur: Güvenliğin, sermayenin, uzman insan gücünün ve kamu hizmetlerinin bu bölgelerde kalabilmesini sağlayacak koşullar oluşturuldu mu?

Bu sorunun yanıtı, belki de birçok eyalet istatistiğinden daha fazla, bu bölgelerin kalkınmaya olan gerçek mesafesini gösterecektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ayrıca Bakınız
Kapalı
Başa dön tuşu