Uluslararası hukukun geleneksel anlayışında gözaltı ve tutuklama olgusu; polis, mahkemeler, resmi cezaevleri ve denetim kurumları aracılığıyla çoğunlukla devlet yapısıyla özdeşleştirilmiştir. Ancak çağdaş savaşlar bu tabloyu karmaşık bir hale getirmiştir. Günümüzdeki birçok iç silahlı çatışmada, devlet dışı silahlı gruplar bölgesel kontrol, idari yapılar ve hatta paralel yargı mekanizmaları oluşturmuş; bunun sonucunda temel bir soruyla karşı karşıya kalmışlardır: Kontrolleri veya yetkileri altında bulunan kişilere karşı sorumlulukları nedir?
Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC), “Devlet Dışı Silahlı Gruplar Tarafından Gözaltı: Uluslararası İnsani Hukuk Kapsamındaki Yükümlülükler ve Uygulama Örnekleri” başlıklı raporunda, gerek devletler gerekse devlet dışı silahlı gruplar tarafından gerçekleştirilen gözaltıların günümüz savaşlarının yadsınamaz bir gerçeği olduğunu vurgulamaktadır. Kurum, 2021 yılında dünya genelinde yaklaşık yüz silahlı grubun insanları alıkoyduğunu ve gözaltında tuttuğunu tahmin etmektedir.
Kızılhaç’ın yaklaşımına göre temel mesele, bu grupların siyasi meşruiyeti veya hukuki statüsü değildir; aksine insan hayatı üzerindeki fiili kontrolden doğan insani sorumluluktur. Silahlı bir grubun eline düşen birey, son derece kırılgan bir konumda yer alır; zira yaşamı, sağlığı ve insani onuru, doğrudan özgürlüğünü kısıtlayan bu yapının alacağı kararlara bağımlı hale gelmektedir.
Kızılhaç raporu, devlet dışı silahlı gruplarca alıkoyma süreçlerinin geniş hukuki ve pratik zorluklar barındırdığını göstermektedir. Bu zorlukların bir kısmı, gözaltındaki kişilere insani muamele yapılması, işkence ve aşağılayıcı muamele yasağı, uygun yaşam koşullarının sağlanması, tıbbi bakıma erişim ve asgari yargısal güvenceler gibi uluslararası insani hukuk kurallarına dair bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra birçok grup, savaş koşullarında kaynak yetersizliği, altyapı eksikliği ve denetim mekanizmalarının bulunmaması gibi pratik engellerle karşılaşmaktadır.
Buna rağmen rapor son derece kritik bir noktaya açıklık getirmektedir: Pratik zorluklar, silahlı grupların hukuki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Devlet olsun ya da olmasın, bireyler üzerinde kontrol kurma gücüne sahip olan her aktör, denetimi altındaki kişilerin insan onuruna saygı gösterme yükümlülüğü ile karşı karşıyadır.
Bu konu, Kürt bölgeleri de dâhil olmak üzere Orta Doğu’nun çeşitli coğrafyalarında özel bir önem taşımaktadır. Geçtiğimiz yıllarda, bazı Kürt silahlı grupların kontrolleri altındaki bireylere yönelik tutumlarına ilişkin yayımlanan raporlar, insani hukuk standartlarına uyum konusunda ciddi soru işaretleri yaratmıştır. İran Kürdistanı İnsan Hakları Gözlemevi (IKHRW) tarafından Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) gibi silahlı grupların faaliyetlerine dair yayımlanan raporlarda sunulan örnekler; bağımsız olarak doğrulandığı takdirde, Kızılhaç’ın keyfi gözaltı, insanlık dışı muamele ve ailelerle iletişimin kesilmesine karşı hassas bireylerin korunması yönündeki ilkeleriyle çelişmektedir.
Bu alandaki en hayati konulardan biri de çocukların ve gençlerin korunmasıdır. Uluslararası insani hukuk ve uluslararası insan hakları hukuku, çocukları savaş koşullarındaki en savunmasız gruplar arasında kabul eder. Bir grubun kullandığı söylem ne olursa olsun, çocukların silah altına alınması ve kullanılması ya da askeri ortamlara dâhil edilmesi, onların temel haklarının ihlal edilme riskini artırır. IKHRW, yayımladığı bazı raporlarda reşit olmayan gençlerin silahlı grupların askeri yapılanmalarındaki varlığını ve sınır bölgelerindeki yaşam koşullarını belgelemiştir. Bu tür raporlar, silahlı grupların denetimindeki alanlarda bulunan çocukların durumuna yönelik bağımsız denetim mekanizmalarının gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Ele alınması gereken bir diğer husus ise ailelerin silahlı grupların denetimindeki yakınlarının kaderinden haberdar olma hakkıdır. İnsani hukukun temel ilkelerinden biri, insanların zorla kaybedilmesini önlemek ve ailelerin yakınlarının durumu hakkında bilgi edinme hakkını güvence altına almaktır. Birçok çatışma tecrübesi göstermiştir ki gözaltındaki veya kayıp kişilerin akıbetine dair şeffaflık eksikliği, ailelerin acısını yıllarca derinleştirmektedir.
Bölgesel örnekler bu sorunun tek bir grupla ya da coğrafyayla sınırlı olmadığını da göstermektedir. Nitekim Uluslararası Af Örgütü, Suriye’nin kuzeyinde Demokratik Birlik Partisi (PYD) bağlı özerk yönetimin uygulamalarına dikkat çekerek keyfi tutuklamalar ve adil yargılanma güvencelerinin ihlali konusunda uyarılarda bulunmuştur. Bu örnekler, asıl meselenin bir yapının siyasi kimliği değil, gücü kullanma biçimi ve insani hukuk standartlarına uyum derecesi olduğunu kanıtlamaktadır.
Kuşkusuz Kızılhaç’ın akademik çalışması ile yerel örgütlerin raporları arasında metodolojik farklar bulunmaktadır. ICRC raporu; saha araştırmalarına, silahlı gruplarla doğrudan temaslara, iç prosedürlerin incelenmesine ve kurumun çatışan taraflarla yürüttüğü insani diyalog deneyimine dayanmaktadır. Buna karşılık yerel insan hakları kuruluşlarının raporları genellikle mağdur, aile ve tanık ifadeleri ile mevcut belgelere dayanmakta olup daha yüksek ispat standartlarına ulaşılması için bağımsız doğrulamalara ihtiyaç duymaktadır.
Bu yöntemsel farklara rağmen her iki yaklaşımın ortak noktası nettir: Bir silahlı grup bireylerin yaşamı ve özgürlüğü üzerinde doğrudan yetki kurduğunda, artık yalnızca siyasi veya askeri niteliğine sığınarak insani ve hukuki sorumluluktan kaçanamaz.
Sonuç olarak Kızılhaç raporunun verdiği en önemli mesaj, uluslararası insani hukukun devletler ile devlet dışı silahlı gruplar için iki farklı standart öngörmediğidir. Savaş sırasında alıkonulan bireyler, onları alıkoyan aktör kim olursa olsun, insani muamele görme, onuruna saygı duyulma ve asgari yasal güvencelerden yararlanma hakkına sahiptir. Uluslararası toplumun önündeki temel sınav, gücün fiilen devlet dışı aktörlerin elinde olduğu bölgelerde de bu ilkeleri hayata geçirecek mekanizmaları inşa edebilmektir.





