Çağdaş savaşlarda, dünyanın birçok bölgesinde “askeri aktör” ile “hüküm süren güç” arasındaki sınır kademeli olarak bulanıklaşmıştır. Devlet dışı silahlı gruplar, bazı iç çatışmalarda yalnızca askeri operasyonlar yürütmekle kalmayıp, yıllarca bir ülkenin topraklarının bir bölümünü kontrol altında tutmuş, idari yapılar kurmuş ve binlerce hatta milyonlarca insanın günlük yaşamını etkilemiştir. Bu gelişim, çağdaş uluslararası hukukun en zorlu sorularından birini gündeme getirmektedir: Fiilen güç kullanan bir grup, sırf resmi olarak “devlet” sıfatına sahip olmadığı için insan hakları sorumluluklarından muaf tutulabilir mi?
Alva Rydberg‘in 2024 güz döneminde sunulan “İsyancı Grupların Kontrol Ettikleri Bölgelerdeki Nüfusa Karşı Yükümlülükleri: Eksiklikleri Olan Bir Koruma Sistemi” başlıklı hukuki araştırması tam da bu hukuki boşluğu incelemektedir. Uluslararası hukuk alanındaki bu tez, bir bölge ve nüfusu üzerinde etkin kontrol sağlayan silahlı grupların hukuki statüsünü ele almaktadır. Yazar; uluslararası insancıl hukuk, insan hakları ve devlet dışı aktörlerin sorumluluğuna ilişkin tartışmaları inceleyerek bu tür grupların insan hakları yükümlülüklerine sahip olup olamayacağı sorusuna yanıt aramaktadır.
Araştırmanın başlangıç noktası, mevcut hukuk sisteminin savaşlardaki şiddeti sınırlandırmak için geliştirilmiş olsa da iç çatışmaların yeni gerçeklikleri karşısında ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldığıdır. Uluslararası insancıl hukuk, uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalarda silahlı gruplar için belirli yükümlülükler öngörmektedir. Cenevre Sözleşmeleri’nin ortak 3. maddesi, çatışan tarafların işkence, insanlık dışı muamele, rehin alma ve yargısız infaz gibi eylemlerini yasaklamaktadır. İkinci Ek Protokol ise insani muamele ve çocukların korunması da dahil olmak üzere ek korumalar sağlamaktadır.
Ancak yazar, bu koruma çerçevesinin ciddi sınırları olduğunu savunmaktadır. İnsancıl hukuk esas olarak savaş koşulları için tasarlanmıştır ve silahlı grupların kontrolündeki bölgelerde devam eden sivil yaşamın birçok yönünü tamamen kapsamamaktadır. İfade özgürlüğü, din özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, çalışma hakkı ve kültürel yaşama katılım gibi haklar insan yaşamının önemli bir parçası olsalar da her zaman askeri operasyonlarla doğrudan bağlantılı değildir ve insancıl hukukun koruma kapsamı dışında kalabilmektedir.
Bu durum hukuki bir boşluk yaratmaktadır. Merkezi hükümetin bir bölge üzerinde artık etkin kontrolünün kalmadığı durumlarda, fiili yönetim sorumluluğu silahlı grubun eline geçmektedir. Öte yandan, geleneksel uluslararası hukuk insan hakları yükümlülüklerini esas olarak devletlere yüklemeye devam etmektedir. Sonuç olarak, silahlı bir grubun kontrolü altında yaşayan bir nüfus, ne insancıl hukukun tam korumasından yararlanabilmekte ne de bir devletin vatandaşları gibi insan hakları yükümlülüklerinin eksiksiz uygulanmasını talep edebilmektedir.
Rydberg’in analizinin ana eksenlerinden biri, yalnızca savaşan silahlı gruplar ile bölgesel kontrol sağlayan gruplar arasındaki farktır. Yazara göre, silahlı bir grup bir bölgede kalıcı kontrol kurduğunda farklı bir hukuki durum ortaya çıkmaktadır; çünkü böyle bir grup artık sadece askeri bir güç değil, çoğu durumda hükümet benzeri işlevler gören ve o bölgede yaşayan nüfus üzerinde doğrudan güç kullanan bir yapıya dönüşmektedir.
Bu konu, insan haklarının doğasına ilişkin köklü tartışmayı yeniden gündeme getirmektedir. Geleneksel görüş, insan haklarının temel olarak devlet ile birey arasındaki bir ilişki olduğunu ve uluslararası yükümlülüklerin asıl muhatabının devletler olduğunu savunur. Örneğin, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (ICCPR) ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (ICESCR) yükümlülükleri taraf devletlere yüklemektedir.
Buna karşılık bazı hukukçular, yalnızca bir aktörün resmi statüsüne odaklanmanın mağdurları korumasız bırakabileceğini belirtmektedir. İnsan haklarının amacı gücün kötüye kullanılmasını önlemek ve bireyleri kontrolsüz otoriteye karşı korumaksa, bir nüfus üzerinde etkin güç kullanan ve organize yönetim yapıları oluşturan bir grup, sırf devlet dışı olduğu gerekçesiyle eylemlerinin hukuki denetiminden muaf tutulamaz. Rydberg’in araştırması, bu görüşün özellikle geniş kitleler üzerinde kontrol sağlayan yapılar için geçerli olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda önemli argümanlardan biri, hakların etkililiği ilkesidir; yani hukuki kuralların yorumu, temel amaçlarını etkisiz kılacak şekilde yapılmamalıdır. Eğer silahlı bir grup bir bölgede fiilen devletin yerini almışsa, onun sorumluluklarını görmezden gelmek, o bölgede yaşayan insanların uygulamada etkili bir korumadan yoksun kalmasına neden olabilir.
Bu tartışma, İran ve Irak’ın Kürt bölgeleri açısından da özel bir önem taşımaktadır; zira son on yıllarda bu bölgelerde çeşitli silahlı gruplar faaliyet göstermiş ve zaman zaman kamplar, üsler veya nüfuz alanları oluşturmuştur. İnsan hakları perspektifinden bakıldığında temel mesele, bu grupların siyasi hedefleri değil, gücü kullanma biçimleri ve davranışlarının sivillerin yaşamı üzerindeki etkisidir.
İran Kürdistanı İnsan Hakları İzleme Örgütü (IKHRW) raporları ve incelemeleri de tam olarak bu noktaya odaklanmaktadır: Siyasi konumlarına veya meşruiyet iddialarına bakılmaksızın, bireylerin güvenliğini, özgürlüğünü ve haklarını etkileyen tüm aktörlerin davranışlarının incelenmesi. Rydberg’in araştırmasında sunulan analitik çerçeve; devlet dışı silahlı grupların çocukların durumu, kadınlar, iç muhalifler, gruptan ayrılan bireyler ve nüfuz alanlarındaki sakinlerin hakları gibi konulardaki performansını değerlendirmek için kullanılabilir.
Bu araştırmanın IKHRW tarafından incelenen vakalarla en önemli temas noktalarından biri, silahlı grupların askeri yapılarındaki çocukların durumudur. Uluslararası insancıl hukuk, silahlı çatışmalarda çocukların korunması için özel kurallar öngörmekte ve İkinci Ek Protokol, savaş koşullarında dahi çocukların eğitiminin devam etmesi gerekliliğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla, reşit olmayan kişilerin askeri amaçlarla kullanılması veya askeri ortamlara dahil edilmesi sadece örgütsel bir iç mesele değil, doğrudan çocuk hakları ve insani yükümlülüklerle ilgili bir konudur.
Ayrıca, silahlı grupların kontrolündeki kamplar ve bölgeler meselesi de diğer bir önemli uygulama alanıdır. Rydberg’in çalışması, silahlı bir grup insanların günlük yaşamı üzerinde kontrol kurduğunda, bu grubun davranışlarının yalnızca askeri operasyonlarla sınırlı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. İç yönetim biçimi, protesto hakkı, ayrılma özgürlüğü, eski üyelere muamele, kadın ve çocukların durumu ve temel haklara erişim de insan hakları değerlendirmesinin bir parçası olmalıdır.
Sonuç olarak bu araştırma temel bir gerçeği vurgulamaktadır: Günümüz uluslararası sisteminde güç ve sorumluluk birlikte ele alınmalıdır. Bir toplumu yönettiğini veya bir bölgeyi kontrol ettiğini iddia eden bir grup, yalnızca gücün avantajlarından yararlanıp bunun hukuki sonuçlarından kaçamaz.
İran Kürdistanı İnsan Hakları İzleme Örgütü açısından bu tartışmanın önemi, insan hakları ihlali mağdurlarını korumanın, ihlali gerçekleştirenin kimliğine bağlı olmaması gerektiğidir. İhlali yapan ister bir devlet ister devlet dışı silahlı grup olsun, temel ölçüt kullanılan gücün ve kontrolün insan hayatı üzerindeki etkisi olmalıdır. Rydberg’in araştırması, uluslararası hukukun bu boşluğu doldurmak için halen mücadele ettiğini ve bu boşluk kapatılana kadar silahlı grupların kontrolündeki birçok toplumun hukuki sorumluluk açısından gri alanda kalma riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.





