İran’ın batısındaki Kürt ve sınır bölgeleri uzun yıllardır birden fazla krizin kesişim noktasında yer almaktadır: Kalkınma krizi, geçim sıkıntıları, sınır ekonomisi, siyasi ve güvenlik çatışmaları ile silahlı grupların faaliyetleri. Bu karmaşa içinde en çok dikkat edilmesi gereken husus, bir siyasi söylemin diğerine üstün gelmesi değil; birbiriyle iç içe geçmiş bu krizlerin ortasında yaşam mücadelesi veren vatandaşların kaderidir.
Kürdistan’daki duruma ilişkin her ciddi analiz iki gerçeği eş zamanlı olarak görmek zorundadır: Bir yanda ekonomik sorunlar, işsizlik, sınırlı istihdam imkânları, dengesiz kalkınma ve Kürt bölgelerinin belirli kısımlarında kayıt dışı ekonominin getirdiği tahribatlar; diğer yanda ise silahlı grupların varlığı ile bu grupların halkın güvenliğini ve sürdürülebilir kalkınma imkânlarını olumsuz etkileyen şiddet eylemlerinin kesintisiz sürmesi.
Ancak tüm bu meselelerin yanında, güvenlik, kalkınma veya siyasi çatışmalara ilişkin genel tartışmalar arasında gözden kaçırılmaması gereken temel bir olgu bulunmaktadır: Silahlı gruplar tarafından hükümetle iş birliği yapmakla veya kendi görüş ve yaklaşımlarına karşı çıkmakla suçlanan kişilerin suikasta uğraması ve yargısız infaz edilmesi.
Bu mesele yalnızca münferit birkaç olay olarak değerlendirilirse gerçek önemini yitirir. Asıl sorulması gereken soru şudur: Başta PJAK ve ona bağlı yapılar olmak üzere bazı silahlı grupların davranışlarında, kendilerini sadece siyasi ve askeri bir aktör değil; aynı zamanda savcı, yargıç ve cellat olarak gören bir model mi şekillenmektedir?
Bu sorunun cevabı evet ise, silahlı bir operasyonun çok ötesinde bir meseleyle, yani silahlı adalet anlayışı ve yargı süreci dışındaki infaz mekanizmalarıyla karşı karşıyayız demektir.
Mayıs 2026’nın sonlarında, PJAK’ın askeri kanadı olan Doğu Kürdistan Savunma Birlikleri (YRK), Merivan’ın Tosuran köyünde Omid Vashklani adlı şahsın öldürülmesini resmi olarak üstlendi. Örgüt tarafından yapılan açıklamada gerçekleştirilen eylem “cezalandırma” olarak nitelendirildi ve operasyona katılan unsurlar tebrik edildi. Aynı açıklamada Vashklani, İran İslam Cumhuriyeti ile iş birliği yapmak, uyuşturucu kaçakçılığı ve muhalifleri tehdit etmekle suçlandı; ancak bu iddiaları kanıtlayacak herhangi bir mahkeme kararı, bağımsız soruşturma veya tarafsız bir yargı süreci sunulmadı.
Birkaç gün sonra Kamyaran’da yaşanan bir başka olayda Mohammad Ebrahimi hedef alındı ve kendilerini “Kürdistan Yurtsever Gençliği” olarak adlandıran bir grup cinayeti üstlendi. Yayımlanan raporlar bu yapının PJAK’a yakın veya onun uydu gruplarından biri olduğunu göstermektedir. Bu vakada da hayatını kaybeden kişi güvenlik suçlamaları ve devlet kurumlarıyla iş birliği yapmakla itham edildi. Olayda öne çıkan en kritik husus ise kurbanın öldürüldüğü sıradaki durumudur: Elde edilen bilgilere göre Ebrahimi yaşlı bir sivildi ve herhangi bir silahlı çatışma ortamı olmaksızın, sivil bir alanda hedef alındı.
İki farklı dosya, iki ayrı şehir ve iki resmi açıklama; fakat tek bir ortak mantık:
İtham $\rightarrow$ Örgütsel Teşhis $\rightarrow$ İnfaz $\rightarrow$ Sorumluluğun Üstlenilmesi.
Bu zincirde eksik olan şey, adalet sisteminin özünü oluşturan temel ilkelerdir: Bağımsız soruşturma, savunma hakkı, delillerin değerlendirilmesi, yargı kararı ve itiraz hakkı.
Bu koşullar altında “cezalandırma” kavramı artık yalnızca propaganda amaçlı bir terim olmaktan çıkıp çok daha büyük bir iddiayı ortaya koymaktadır: Silahlı bir yapının suç ve ceza hakkında karar verme yetkisine sahip olduğu iddiası. İşte bu nokta, silahlı direniş ile silahların tahakkümü arasındaki çizginin çekildiği yerdir.
Bu modelin “Stalinist Terör Makinesi” ile karşılaştırılması yapısal olarak Sovyet rejimi ile PJAK arasında birebir bir paralellik kurmasa da, muhalefeti suçlu ilan etme, suçlamayı doğrudan mahkûmiyete dönüştürme ve yargılama olmaksızın fiziki olarak ortadan kaldırma mantığı açısından analitik bir metafor olarak kullanılabilir.
Klasik siyasi terör modellerinde kurban önce siyasi olarak yeniden tanımlanır: “Hain”, “düşman ajanı”, “iş birlikçi” veya “halk düşmanı”. Ardından bu siyasi etiket, kişinin temel haklarının elinden alınmasının gerekçesi haline getirilir. Son aşamada ise bireyin ortadan kaldırılması bir cinayet olarak değil; “temizlik”, “cezalandırma” veya “toplumu koruma” eylemi olarak sunulur.
Bu mantığı tehlikeli kılan şey yalnızca kullanılan mermiler değil, cinayetin anlamının değiştirilmesidir. Bir insanın öldürülmesi “cezalandırma” olarak adlandırıldığında, silahlı örgüt adalet kavramını kendi tekelinde toplamaya çalışır. PJAK’ın askeri kanadı YRK ve ona yakın grupların son dönemdeki eylemleri karşısında ciddiyetle durulması gereken husus tam olarak budur. Merivan ve Kamyaran’daki olaylar ile ne yazık ki kısa süre içinde Kürt bölgesinde gerçekleşen 10’dan fazla suikast, münferit vakalara indirgenemeyecek bir örüntüye işaret etmektedir.
Geçmiş yıllarda da PJAK veya ona yakın gruplar tarafından sivil yurttaşların hedef alındığına dair çok sayıda rapor yayımlandı. Bu vakalardan birinde, Merivan’ın Avroman bölgesinde kolberlik yapan Soran Akhtar Samar adlı yurttaş 2020 yılında PJAK unsurları tarafından kaçırıldıktan sonra katledildi.
Bu tür tartışmalarda kurbanların isimlerini anmanın önemi buradadır: Siyasi terör yalnızca “operasyon”, “cezalandırma” veya “güvenlik hedefi” gibi soyut terimlerle ifade edildiğinde, kurban metinden ve hafızadan silinmektedir.
Oysa her dosyanın arkasında bir insan yaşamaktadır: Mohammad Ebrahimi, Omid Vashklani, Soran Akhtar Samar ve diğerleri…
Ve elbette onların yanında, ne örgütsel bildirilerde yer verilen ne de PJAK gibi şiddet odaklı grupların kahramanlık söylemlerinde adı geçen aileler bulunmaktadır. Siyasi literatürün genellikle üstünü örttüğü alan tam olarak burasıdır.
Uluslararası hukuk, silahlı çatışma durumları arasında net ayrımlar yapar; bir kişinin sadece bir gruba üyeliği veya geçmişteki faaliyetleri, hedef alınmasının meşruiyetini tek başına açıklayamaz. Eğer bir kişi silahlı bir çatışmada, belirli bir anda doğrudan askeri harekâta katiliyorsa, uluslararası insancıl hukuk kuralları tarafların eylemlerini değerlendirmede esas alınır. Ancak bir kişi evinde, iş yerinde, tarlasında veya çatışma dışı sivil bir ortamda hedef alınıyorsa durum tamamen farklıdır. Bu tür durumlarda bir grubun o kişiyi “devlet iş birlikçisi” veya “düşman” ilan etmesi, yaşam hakkının elinden alınması için hiçbir meşru gerekçe oluşturamaz.
Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 6. maddesi yaşam hakkını güvence altına almaktadır. Diğer yandan, silahlı çatışma ortamlarında dahi insancıl hukuk çerçevesinde siviller ile askeri hedeflerin ayırt edilmesi, sivillere yönelik saldırıların yasaklanması ve insani koruma ilkeleri geçerliliğini korur.
Dolayısıyla bir kimsenin geçmişi, bugün öldürülmesi için bir izin belgesi olamaz. Eğer bir kişi gerçekten suç işlemişse, hakkındaki deliller bağımsız mercilerce incelenmelidir. Acil bir tehdit oluşturuyorsa, güce başvurma kuralları çerçevesinde müdahale edilmelidir. Ancak silahlı bir yapının gizli bir mahkemeye dönüşmesi, adaletin en temel ilkelerinin ihlalidir. Bu olaylardaki en büyük tehlike sadece bireylerin hayatını kaybetmesi değil, toplumun bu duruma verdiği tepkidir. Siyasi terör mantığı bir kurbanla başlar, ancak korku iklimi yayarak büyür.
Halk, bir örgütün bir kişiyi suçlayıp bağımsız bir merci önünde iddiasını kanıtlamak zorunda kalmadan ortadan kaldırabileceğini gördüğünde, sonuç sadece bir insanın ölümü olmaz; tüm toplumun davranış biçimi değişir.
İnsanlar susar, tanıklar konuşmaz, aileler hak aramaktan korkar, muhalifler otosensür uygular ve toplum giderek bazı kişilerin “savunma hakkı” olmadığını kanıksar. Bu durum, siyasi şiddetin operasyonel bir araç olmaktan çıkıp toplumsal bir mekanizmaya dönüştüğü aşamadır; tıpkı Stalin döneminde uygulanan yönetim mantığı gibi. Şu soru açıkça sorulmalıdır: Neden bu tür infazlara karşı toplumsal düzeyde güçlü bir tepki oluşmamaktadır?
Olası nedenlerden biri, siyasi ortamın aşırı kutuplaşmış olmasıdır. Silahlı bir gruba yönelik her eleştirinin hızla “devlet yanlılığı” olarak etiketlendiği bir iklimde, pek çok aktivist ve medya kuruluşu sessiz kalmayı tercih etmektedir.
Oysa insan hakları, ancak en popüler veya en yakın görülen siyasi aktöre karşı dahi savunulabildiğinde bir anlam taşır. Yaşam hakkının savunulması kurbanın siyasi kimliğine bağlanıyorsa, ortada evrensel bir ilkeden söz edilemez. Kürt toplumunun şiddet sarmalından çıkabilmesi için her şeyden önce bu ahlaki bağımsızlığa ihtiyacı vardır. PJAK veya başka bir silahlı grubun terör eylemlerini kınamak, devletin tüm politikalarını onaylamak anlamına gelmez. Bununla birlikte, suikastlara odaklanırken meselenin toplumsal ve ekonomik boyutları da göz ardı edilmemelidir.
Kürt ve sınır bölgelerinin önemli bir kısmı derin ekonomik ve sosyal sorunlarla karşı karşıyadır. Bağımsız insan hakları raporları; yoksulluk, işsizlik, istihdam yetersizliği ve kolberlik faaliyetlerinin getirdiği hayati tehlikelere dikkat çekmektedir. Bu raporların bir kısmı söz konusu tabloyu yapısal ayrımcılık veya ihmalin bir sonucu olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirmeler, raporlama yapan kurumların analizleri olarak okunmalı; siyasi tartışmalardan bağımsız olarak kanıtlanmış mutlak gerçekler şeklinde ele alınmamalıdır. Ancak tüm siyasi yorumlar bir kenara bırakılsa dahi şu gerçek değişmez: Bölgesel gelişmişlik farkı ve ekonomik imkânların yetersizliği somut bir politika sorunudur.
Kolberlik, bu durumun en somut tezahürlerinden biridir. Bağımsız raporlar her yıl çok sayıda kolberin hayatını kaybettiğini veya yaralandığını kaydetmektedir. Bu olgu tek bir nedene bağlanamaz; coğrafi koşullar, sınır ekonomisi, resmi ticaretin kısıtlılığı ve güvenlik politikaları sürecin bileşenleridir.
Bu açıdan bakıldığında, sınır bölgelerinin kalkınması tali bir mesele değil, şiddeti önleme politikasının temel bir parçasıdır. Yoksulluk şiddetin doğrudan nedeni olmasa da ona zemin hazırlayabilir. Burada tehlikeli bir indirgemecilikten de kaçınmak gerekir: “Yoksulluk gençlerin silahlı gruplara katılmasına neden olur” önermesi bilimsel açıdan aşırı basitleştirilmiş bir yaklaşımdır. Yoksulluk çeken milyonlarca insan hiçbir zaman silahlı yapılara katılmamaktadır. Ancak ekonomik yoksunluk, sivil yaşamın fırsat maliyetini artırmakta; siyasi kimlik, sosyal ağlar, ideolojik propaganda ve mahrumiyet hissi gibi etkenlerle birleştiğinde bazı bireylerin kırılganlığını artırmaktadır.
Bu nedenle ekonomik kalkınma, şiddet sorununa verilecek yanıtın bir parçası olmalı, ancak hukuki ve güvenlik odaklı sorumlulukların yerini almamalıdır. Silahlı grupların faaliyetleri sınır bölgelerindeki kalkınmanın önündeki en ciddi engellerden biridir; fakat bu durum devletin sürdürülebilir kalkınmayı sağlama yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Aksine, kalıcı güvenlik sadece sınır kontrolü veya askeri tedbirlerle değil; sınırda yaşayan gençlerin geleceğini eğitimde, istihdamda ve sivil yaşamda görebilmesiyle mümkündür.
Bu yaklaşım bir bölgeye tanınan siyasi bir ayrıcalık değil, güvensizliği azaltmaya yönelik rasyonel bir devlet politikasıdır. Ancak ekonomik gerekçeler cinayeti meşrulaştıramaz. Yoksulluk ve işsizlik bir olgunun toplumsal zeminini açıklayabilir; fakat hiçbiri bir insanın öldürülmesine gerekçe gösterilemez.
Bir gencin ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle silahlı bir gruba katılması kalkınmanın gerekliliğini ortaya koyar, yürütülen silahlı eylemlerin meşruiyetini değil. Bir kişi suç işlemişse, bunun yanıtı hukuk düzeni içinde verilmeli; silahlı bir yapının üstlendiği “cezalandırma” rolleriyle değil.
Stalinist model, tarihsel ölçeğinde değil, ortadan kaldırma mantığında aranmalıdır.
Mesele PJAK’ı tarihsel veya kurumsal olarak Sovyet rejimiyle eşitlemek değildir. Mesele, siyasi tasfiye mantığındaki benzerliktir: Birey önce “düşman” ilan edilir; suçlama mutlak hakikat sayılır; yargısız bir süreçle infaz edilir ve son olarak bu cinayet “adalet” olarak sunulur.
Bu mantık, hangi ölçekte gerçekleşirse gerçekleşsin hukuk devletinin ilga edilmesidir. Siyasi terör, faillerin sadece cinayet işlemekle kalmayıp buna bir meşruiyet teorisi üretmeye çalıştığı durumlarda çok daha tehlikeli bir hal alır. PJAK meselesi tam da bu noktada basit bir “silahlı çatışma” olmanın ötesine geçmektedir. Asıl mesele, yaşam hakkı ilkesidir.
Sonuç olarak tüm bu tartışma tek bir temel ilkeye dayanmaktadır: Hiçbir silahlı yapı kendisini mahkemelerin yerine koyma hakkına sahip değildir. Bu çizgi aşıldığında, adalet ile intikam arasındaki fark ortadan kalkar. Kürt toplumu iki farklı şiddet mantığı arasında sıkışıp kalmamalıdır. Bölge halkının kalkınma, adalet, güvenlik ve eşit yurttaşlık talep etme hakkı saklıdır; ancak bu taleplerin silahlı yöntemlerin gölgesinde gerçekleşmesi mümkün değildir.
Her suikast yeni bir intikam arayışına, her intikam yeni bir operasyona, her operasyon güvensizliğe ve güvensizlik de ekonomik çöküşe yol açmaktadır. Şiddet ve gelişmişlik sorunu birbirini besleyen bir kısır döngü oluşturmaktadır.
Bu döngünün kırılması üç temel şartın eş zamanlı uygulanmasına bağlıdır: Birincisi, yargısız infazların ve terör eylemlerinin amasız kınanması ve durdurulması; ikincisi, yaşam hakkı ihlallerine karşı bağımsız hukuki hesap verilebilirliğin sağlanması; üçüncüsü, sınır bölgelerinde sürdürülebilir bir kalkınma hamlesinin hayata geçirilmesi.
Bugün yanıtlanması gereken temel soru şudur: Hiç kimsenin siyasi sadakatini kanıtlamak için öldürmek zorunda kalmadığı, hiçbir yurttaşın yoksulluk nedeniyle geleceğini silahlı yapılarda aramadığı bir toplum inşa edilebilir mi?
Böyle bir topluma ulaşmak için devlet kalkınmayı önceliklendirmeli; silahlı gruplar yargısız infaz mantığından vazgeçmeli ve sivil toplum yaşam hakkı konusunda amansız ve ilkeli bir duruş sergilemelidir.
Muhaliflerin yaşam hakkı yok sayılarak kendi kaderini tayin etme hakkından söz edilemez. İnsanlar yargılanmadan katledilirken özgürlük söylemleri inandırıcı olamaz. Kürt halkının hakları savunulurken Kürt yurttaşların katledilmesine sessiz kalınamaz.
Kürdistan’ın şiddet sarmalından çıkması için müzakere edilemez tek bir ilkenin kabul edilmesi şarttır: Hiçbir siyasi hedef, hiçbir ideoloji ve hiçbir silahlı yapı, bir insanın yaşam hakkını elinden alabilecek kadar kutsal değildir.





