Yazar: Mehdi Maleki
ABD, İsrail ve İran arasındaki askeri gerilim çoğunlukla güvenlik ve jeopolitik hesaplamalar çerçevesinde analiz edilirken, bu çatışmanın insani sonuçları ــ özellikle de çocuklar üzerindeki etkileri ــ çok az odak noktası olmuştur. Yaşam ve eğitim hakkına yönelik tehditlerden psikolojik yıkımlara, yerinden edilmeye ve aile hayatının çöküşüne kadar çocuklar, her savaşta krizin ilk sessiz kurbanlarıdır; bu durum Uluslararası İnsancıl Hukuk (UİH) açısından da ciddi soruları beraberinde getirmektedir.
Savaşlar genellikle güvenlik, caydırıcılık ve güç dengesi gibi kelimelerle tanımlanır; ancak gerçek savaş alanında, çatışmanın bedelini diğer tüm gruplardan daha fazla ödeyenler çocuklardır. Herhangi bir silahlı çatışmada, askeri ve siyasi hedefler merkeze alındığında bile, savaşın insani sonuçları genellikle siyasi karar alma süreçlerinde hiçbir rolü olmayan çocukların hayatına darbe vurur. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik son saldırıları sırasında da çocuk meselesi sadece marjinal bir insani konu değil, bu çatışmanın hukuki ve insani değerlendirmesinin kurucu bir parçasıdır.
Uluslararası insancıl hukuk ilkelerine göre çocuklar, sivil olarak özel korumaya muhtaçtır. Buna rağmen modern savaşların deneyimi; kentsel alanların, okulların, sağlık merkezlerinin ve kamu altyapılarının pratik olarak savaş alanının bir parçasına dönüştüğünü göstermiştir. Böyle bir durumda çocukların yaşam hakkı ve güvenliği, doğrudan ve acil tehdide maruz kalan ilk haktır. Füze saldırıları, yerleşim yerlerinin bombalanması ve sivil altyapının tahrip edilmesi, çocuğun yaşam alanını bir büyüme ve eğitim ortamı olmaktan çıkarıp korku, istikrarsızlık ve tehlikeyle dolu bir alana dönüştürür.
Çatışmanın ilk günlerinde, Minab’daki “Şecere-i Tayyibe” okuluna yapılan saldırı, sivil kayıpların en acı örneklerinden biri haline geldi; yayınlanan raporlara göre çok sayıda öğrencinin hayatını kaybettiği bu saldırı, savaş zamanlarında eğitim merkezlerinin güvenliği meselesini bir kez daha gündeme getirdi. Çatışan tarafların siyasi söylemlerinden bağımsız olarak, eğitim ortamlarında çocukların hedef alınması veya zarar görmesi, Gazze’den Ukrayna’ya kadar birçok modern savaşta da ortaya atılan ciddi hukuki ve insani sorular doğurmaktadır.
Savaşın çocuklara verdiği zarar sadece doğrudan can kayıplarıyla sınırlı değildir. Patlamalara, enkazlara veya şiddet sahnelerine maruz kalan çocuklar genellikle uzun vadeli psikolojik travmalarla karşı karşıya kalırlar. Kronik kaygı, uyku bozuklukları, sürekli korku ve davranışsal problemler, uluslararası kuruluşların savaş mağduru çocuklar hakkındaki raporlarında defalarca kaydedilen gerçekliğin sadece bir kısmıdır. Bu zararlar genellikle askeri operasyonlar sona erdikten sonra bile devam eder ve gelecek nesillerin sosyal ve psikolojik gelişim sürecini derinden etkiler.
Savaş aynı zamanda çocukların en temel haklarından birini, yani eğitim hakkını sekteye uğratır. Çatışma koşullarında okullar ya yıkılır ya da güvensizlik nedeniyle kapatılır, hatta bazen askeri veya acil yardım amaçlı kullanımlara dönüştürülür. Aileler de çoğu durumda saldırı korkusuyla çocuklarını derslere göndermekten kaçınırlar. Böyle bir durumun sonucu, sadece sürekli eğitimden mahrum kalmakla kalmayan, aynı zamanda daha derin bir eğitsel ve sosyal uçurum yaşayan bir neslin ortaya çıkmasıdır. Orta Doğu’daki uzun süreli savaşların deneyimi, eğitime verilen aranın sadece geçici bir kriz olmadığını, çocukların ekonomik ve sosyal fırsatlarını yıllarca sınırlayabileceğini göstermiştir.
Eğitimin yanı sıra, sağlık sistemi de savaşta genellikle ağır bir baskıyla karşı karşıya kalır. Yaralı çocukların acil tıbbi tedaviye erişmesi gerekir ancak savaş koşullarında hastaneler ve yardım merkezleri yetersiz imkanlar, tahrip olan altyapı ve ilaç tedarik zincirindeki kırılmalarla mücadele eder. Kronik hastalığı olan çocuklar için bu durum yaşamlarına yönelik doğrudan bir tehdit oluşturabilir. Eş zamanlı olarak temiz su sıkıntısı, sağlık hizmetlerinin aksaması ve gıdaya erişimin azalması, beslenme yetersizliği ve bulaşıcı hastalıkların yayılma riskini artırır; bu sürecin asıl kurbanları ise her zaman çocuklardır.
Savaşın bir diğer yıkıcı sonucu da ailelerin kitlesel olarak yerinden edilmesidir. Birçok çocuk çatışmalar sırasında evini, okulunu ve sosyal çevresini kaybederek göç etmek zorunda kalır. Bu süreçte anne-babadan ayrılma veya bir vasisini kaybetme riski katlanarak artar. Çocuk için yerinden edilme deneyimi sadece coğrafi bir yer değişikliği değildir; aksine güvenlik, aidiyet ve psikolojik istikrar duygusunun tamamen kaybolmasıdır. Savaşın, yoksulluğun ve istikrarsızlığın baskısı altında kalan aileler, çocuklarına duygusal ve ekonomik destek sağlama konusunda genellikle çok daha yetersiz kalırlar.
Hukuki açıdan bakıldığında, silahlı çatışmalarda çocukların korunması uluslararası hukukun en köklü ilkelerinden biridir. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve uluslararası insancıl hukuk kuralları, çatışmanın tüm taraflarını askeri hedefler ile siviller arasında ayrım yapmaya, okul ve hastane gibi hayati sivil merkezlere saldırmaktan kaçınmaya zorunlu kılar. Orantılılık İlkesi de askeri bir hedef olsa bile, geniş çaplı sivil kayıplara yol açacak bir saldırının uluslararası hukuku ihlal edebileceğini açıkça belirtir.
ABD, İsrail ve İran arasındaki son çatışma bu açıdan bakıldığında saniyeler içinde jeopolitik bir kriz olarak geçiştirilemez. Bunun insani sonuçları, özellikle de çocuklar üzerindeki etkileri, bu savaşın değerlendirilmesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Çatışmanın kapsamı genişledikçe çocuk neslinin zarar görme olasılığı da artmaktadır; bu nesil, savaşın izlerini sadece bugünde değil, gelecek yıllarda da üzerinde taşıyacaktır.
Sonuç olarak, savaştaki çocuk meselesi sadece ahlaki veya duygusal bir konu değil, çatışan tarafların insani ve hukuki kurallara bağlılık düzeyini ölçen kesin bir kıstastır. Birçok çatışmanın deneyimi, fiziksel altyapının yeniden inşasının sınırlı bir süre içinde yapılabileceğini, ancak savaşı deneyimleyen çocukların ruhunu ve geleceğini yeniden inşa etmenin genellikle onlarca yıl aldığını göstermiştir. Çocukları korumak, pratikte toplumların geleceğini korumak ve savaşın mutlak şiddeti ortasında insanlığın asgari sınırlarını muhafaza etmek demektir.




