İnsan hakları raporlarının çoğunda ilk soru genellikle devletlerin ne yaptığıdır: Yasa dışı bir gözaltı mı yapıldı, işkence mi uygulandı yoksa adil yargılanma hakkı mı ihlal edildi? Bu odaklanma, devletlerin uluslararası hukuk uyarınca vatandaşlarına karşı belirli ve bağlayıcı sorumlulukları olduğu gerçeğine dayanmaktadır. Ancak günümüz çatışmalarının gerçekliği, ciddi insan hakları ihlallerinin önemli bir kısmının artık yalnızca devletlerin egemenlik alanında gerçekleşmediğini göstermektedir.
Birçok iç çatışmada, devlet dışı aktörler de binlerce insanın hayatı üzerinde güç uygulamaktadır; bireyleri bünyelerine katmakta, askeri eğitim vermekte, gözaltına almakta, iç cezalar uygulamakta ve bazen kendi nüfuz alanlarındaki sivillerin kaderini etkilemektedir. Bu değişim, çağdaş uluslararası hukukun en önemli sorularından birini uluslararası toplumun önüne getirmektedir: İnsanlar üzerinde güç kullanma yeteneğine sahip bir grup, kendisini insanlık onuruna saygı gösterme sorumluluğundan muaf tutabilir mi?
Uluslararası hukukun son yıllarda bu soruya verdiği yanıt geçmişe göre daha nettir. İnsan hakları sözleşmeleri esas olarak devletleri muhatap alsa da, uluslararası insancıl hukuk -özellikle Cenevre Sözleşmelerinin Ortak 3. Maddesi- devlet dışı silahlı gruplar da dahil olmak üzere silahlı çatışmaların tüm tarafları için asgari insani kuralları belirlemiştir. İşkence, aşağılayıcı muamele, rehin alma, yargılamasız cezalandırma ve çatışmalara aktif olarak katılmayan veya artık katılmayan kişilere yönelik saldırıların yasaklanması bu temel kurallar arasındadır.
Bu gelişme sadece hukuki bir tartışma değildir; aynı zamanda savaşların değişen doğasına bir yanıttır. Son otuz yılda Afrika ve Orta Doğu’dan Asya ve Latin Amerika’nın bazı bölgelerine kadar yaşanan manyak çatışmalarda, silahlı gruplar pratikte toplumun bir kesimi üzerinde kontrol uygulayan aktörler haline gelmiştir. Böyle bir durumda, bu aktörlerin sorumluluğunu görmezden gelmek, kurbanların büyük bir kısmını görmezden gelmek anlamına gelecektir.
Silahlı çatışma deneyimleri göstermiştir ki, denetimsiz bir gücün oluştuğu her yerde insan hakları ihlalleri riski de artmıştır. Emre itaatin diğer tüm değerlerin önünde tutulduğu kapalı ve hiyerarşik yapılar, normal şartlarda kabul edilemez olan davranışlara zemin hazırlayabilir. Uzun süreli gözaltılar, aile ile iletişimin engellenmesi, iç cezalar, psikolojik baskılar veya şiddet içeren davranışlar, dünyanın çeşitli yerlerindeki bazı silahlı çatışmalarla ilgili insan hakları kuruluşlarının raporlarında belgelenen konular arasındadır.
Bu süreçte çocuklar savaşın en savunmasız kurbanları olmaya devam etmektedir. Sınıfta olması gerekirken askeri eğitim alan bir çocuğun görüntüsü, coğrafyası veya hangi grubun komutası altında olduğu fark etmeksizin, uluslararası toplumun çocuğun temel haklarını korumadaki başarısızlığının bir sembolüdür. Bu nedenle, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin Çocukların Silahlı Çatışmalara Katılımı Konusundaki İhtiyari Protokolü de dahil olmak üzere uluslararası belgeler, çocukların çatışmalara dahil edilmesinin ve kullanılmasının önlenmesini vurgulamaktadır. Bu yasak evrensel bir ilkedir ve hiçbir siyasi veya askeri hedefin meşruiyeti bunu geçersiz kılamaz.
Son yıllarda birçok devlet dışı aktör, kendilerini insan hakları değerlerine bağlı olarak sunmaya çalışmış ve siyasi meşruiyet kazanmak ya da uluslararası destek sağlamak için insan hakları söylemini kullanmıştır. Bu söylemin kullanılması kendi başına olumlu bir adımdır; ancak bu tür iddiaların inandırıcılığı yalnızca pratik adımlarla desteklendiğinde ölçülebilir. Bağımsız denetimi kabul etmek, gerçekleri araştırma mekanizmalarıyla iş birliği yapmak, kurbanlara erişim sağlamak ve insan hakları ihlali iddiaları karşısında hesap verebilir olmak, içi boş sloganlar ile gerçek bağlılık arasındaki mesafeyi gösterebilecek ölçütlerdir.
İnsan hakları, bir beyannameler bütünü olmaktan ziyade sorumluluğa dayalı bir sistemdir. Siyasi olarak tanınmakla değil, gücün ele geçirilmesiyle başlayan bir sorumluluktur. İnsanların yaşamına, özgürlüğüne veya güvenliğine etki eden her aktör, bu gücü nasıl kullandığı konusunda da hesap vermek zorundadır.
Nihayetinde uluslararası hukukun önemi tam da bu noktada aranmalıdır; şiddetin ortasında bile asgari düzeyde bir insanlığı korumaya çalıştığı yerde. Hukuk savaşı meşrulaştırmak için değil, savaşın etkilerini sınırlamak ve insan onurunu korumak için şekillendirilmiştir. Hiçbir siyasi ideal, ideoloji veya askeri hedef işkenceyi, aşağılamayı, zorla kaybetmeyi veya insanların temel haklarından mahrum bırakılmasını haklı çıkaramaz.
Eğer insan hakları anlamını koruyacaksa, bu anlam ancak yargılama ölçütünün çatışan tarafların siyasi kimliği veya aidiyeti değil, insanlara yönelik muameleleri olduğunda ortaya çıkar. Adalet, her şeyden önce şu basit ilkeye dayanır: İnsan onuru bölünemez; ne sınırlarla, ne bayraklarla, ne de silahlarla.




