Editörün SeçimiRapor

Mermiler Ekonomiyi Hedef Aldığında: Sınır Bölgelerindeki Silahlı Çatışmaların İlk Kurbanı Siviller

Batı İran'da yenilenen silahlı çatışmaların ekonomik ve sosyal sonuçları üzerine bir analiz ve uluslararası insancıl hukuk ilkeleri ışığında PJAK'ın askeri stratejisini gözden geçirmesi zorunluluğu.

Son günlerde Merivan, Bane ve Mahabad bölgelerindeki silahlı çatışmalara ilişkin yayımlanan bir dizi rapor, kamuoyunun dikkatini bir kez daha Batı İran’ın bazı bölgelerinde silahlı güvensizliğin geri dönüşüne çekmiştir. Bu raporlarda devlet güçleri ile silahlı gruplar arasındaki çatışmalardan, İHA saldırılarından, topçu ateşi kullanımından ve bağlantı yollarının kapatılmasından söz edilmektedir; çatışmanın taraflarının farklı anlatıları bir kenara bırakıldığında, tüm bu olaylar ortak bir gerçeği ortaya koymaktadır: Bu şiddet sarmalının en ağır bedelini sivil halk ödemektedir.

‌Uluslararası insancıl hukukta, sivillerin korunması ilkesi, her türlü silahlı çatışmayı yöneten en temel kurallardan biridir. Çatışan taraflar meşru müdafaa veya askeri zorunluluk iddialarını ileri sürseler bile, bu ilkeler onları operasyonlarının sivil nüfus üzerindeki etkilerini en aza indirmekle ve halkın canına, malına ve geçim kaynaklarına gereksiz zarar gelmesini önlemekle yükümlü kılar.

‌Ancak sınır bölgelerindeki saha gerçekliği, ne zaman bir silahlı çatışma çıksa bunun ilk sonucunun vatandaşların normal yaşamının kısıtlanması olduğunu göstermektedir. Yolların kapatılması, arama noktalarının kurulması, güvenlik atmosferinin tırmandırılması, taşımacılıkta yaşanan aksamalar, piyasa faaliyetlerinin yavaşlaması ve yerel ticaretin durması; günlük gelirleri tarım, bağcılık, sınır ticareti, nakliyecilik veya küçük işletmelere bağlı olan ailelerin ekonomisini doğrudan etkilemektedir.

‌Çatışmanın hangi tarafının sorumlu olduğundan bağımsız olarak, Bane kırsalındaki bağ ve tarım arazilerine verilen zarara ilişkin bildirilen son örnek, tarım arazilerinin, su kaynaklarının, bağların ve halkın geçim altyapısının askeri rekabet alanlarına dönüştürülmemesi gerektiği gerçeğini hatırlatmaktadır. Bu kaynaklara verilen zarar sadece kısa vadeli bir mali kayıp değildir; aynı zamanda ailelerin insani güvenliğini, gıda güvenliğini, istihdamını ve ekonomik istikrarını da tehdit etmektedir.

‌Silahlı çatışmalar yerel topluluklar üzerinde derin sosyal etkiler de bırakmaktadır. Aileler sürekli bir güvensizlik hissiyle yaşmakta, çocuklar korku dolu bir atmosferde büyümekte, okullar aksayabilmekte ve halkın sağlık, eğitim ve yardım hizmetlerine erişimi zorlaşmaktadır. Kadınlar, yaşlılar, engelliler ve çocuklar; yerinden edilme, güvensizlik veya kamu hizmetlerinin kesintiye uğramasının sonuçlarıyla baş etme yetenekleri daha az olduğu için genellikle bu durumlardan herkesten daha fazla zarar görmektedir.

‌Dünyadaki pek çok çatışma bölgesinin deneyimi de göstermiştir ki yerleşim alanlarının veya sivil altyapının yakınında yürütülen hiçbir askeri operasyon sadece askeri hedeflerle sınırlı kalmamaktadır. Bir operasyonun beyan edilen amacı tamamen askeri olsa bile, bunun ekonomik, psikolojik ve insani sonuçları genellikle çatışma bölgesinin çok ötesine uzanmakta ve binlerce sıradan vatandaşın hayatını etkilemektedir.

‌İnsan hakları perspektifinden bakıldığında, sivillerin korunması çatışan tarafların siyasi kimliğine veya aidiyetine bağlı bir talep haline gelmemelidir. Halkın canına, güvenliğine ve geçimine saygı gösterme sorumluluğu, güce başvuran tüm taraflara aittir. Ayırt etme, orantılılık ve önlem ilkelerine uymak siyasi bir tercih değil, hukuki ve insani bir yükümlülüktür.

‌Sınır bölgelerinin her zamankinden daha fazla güvenliğe, yatırıma, istihdama ve kamu güveninin yeniden inşasına ihtiyaç duyduğu bir dönemde, silahlı operasyonların tekrarlanması kamuoyunun önüne şu temel soruyu çıkarmaktadır: Bu eylemlerin o bölgelerin sakinleri için gerçek kazanımı nedir?

‌PJAK ve diğer Kürt silahlı grupları yıllardır silahlı mücadele, çatışma ve şiddet stratejisine sırtlarını dayamışlardır; ancak şu ana kadar temel bir soruya net bir cevap vermemişlerdir: Bunca yıllık savaş, çatışma ve gerilim, tüm iniş çıkışlarıyla birlikte Kürt bölgelerindeki halk için somut ne gibi bir kazanım sağladı? Bu sarmalın sonucu güvenlik, refah, kalkınma ve daha fazla haktan yararlanma mı oldu, yoksa güvensizliğin yayılması, güvenlik kısıtlamaları, ekonomik zararlar ve vatandaşların günlük yaşamının darbe alması mı?

‌Eğer her operasyonun sonucu yolların kapatılması, güvenlik atmosferinin tırmandırılması, bağ ve tarlalara zarar verilmesi, ekonomik faaliyetlerin azalması ve ailelerin endişelerinin artması ise bu eylemlerden kim kar sağlıyor ve bunun bedelini kim ödüyor? Bu bedelleri silahlı grupların liderleri mi üstleniyor, yoksa çatışmanın başlaması kararında hiçbir rolü olmayan çiftçiler, esnaflar, işçiler, kadınlar, çocuklar ve aileler mi?

‌Bu soru, kendisini PKK’nın İran kolu olarak tanıtan PJAK’a da açıkça yöneltilmektedir. PKK, silahlı mücadelenin sona erdiğini ilan etme ve silahsızlanma sürecine girerek askeri çözümden siyasi yollara geçiş çabalarını başlatmışken şu soru akla geliyor: PJAK’ın da stratejisini gözden geçirerek şiddet sarmalını sürdürmekten uzaklaşmasının ve gerilimi azaltmaya ile silah bırakmaya dayalı süreçlere katılmasının zamanı gelmedi mi?

​Sonuç olarak, insan haklarına saygı gösterme sorumluluğu yalnızca devletlere ait değildir. Silahlı gruplar da eylemlerinin sivillerin canı, güvenliği, geçim kaynakları ve geleceği üzerindeki sonuçlarından sorumludur. Bu sorulara net bir cevap verilmediği sürece, her yeni şiddet dalgasının en büyük kaybedenlerinin çatışan taraflar değil; evleri, tarlaları, pazarları, okulları ve çocuklarının geleceği bu yıpratıcı sarmalın gölgesinde zarar gören halk olacağı endişesi varlığını koruyacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu