Yazar: Mehdi Maleki – Uluslararası İlişkiler Uzmanı
Yıllardır güvenlik ve ideolojik rekabetlerin sahnesi olan dağlarda, az görülen bir gerçeklik sürekli tekrarlanıyor: Silahlı grupların mekanizması içerisinde İranlı Kürt vatandaşların zorla kaybedilmesi. İran Kürdistanı İnsan Hakları İzleme Örgütü (IKHRW) tarafından toplanan ve 800’den fazla belgelenmiş dosyayı içeren veriler, bu fenomenin bir istisna değil, kalıcı bir model olduğunu göstermektedir; bu model aynı zamanda bireylerin temel haklarını, yerel aktörlerin itibarını ve uluslararası kurumların etkinliğini sorgulatmaktadır.
Bu dosyaları münferit vakalardan ayıran şey, hukuki nitelikleridir. “Herkesin Zorla Kaybedilmelere Karşı Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme” uyarınca, bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması ve ardından akıbeti veya nerede olduğu hakkında bilgi verilmesinin reddedilmesi, zorla kaybetme suçunu teşkil eder; bu eylem sistematik bir hal aldığında insanlığa karşı suç seviyesine yükselebilir. İncelenen pek çok vakada, çoğu çocuk ve gençlerden oluşan bireyler, örgüte katılım veya kaçırılma sonrası aileleriyle her türlü temastan mahrum bırakılmakta, bağımsız denetimin mümkün olmadığı kapalı bir yapıda tutularak her türlü istismar ve işkenceye maruz kalmaktadırlar.
PJAK, Komala, İran Kürdistanı Demokrat Partisi (İKDP) ve PAK gibi gruplar kendilerini yıllardır siyasi aktörler olarak tanıtsalar da sahadaki kanıtlar iddia ile eylem arasında ciddi bir uçurum olduğunu göstermektedir. Bu gruplar sadece zorla silah altına alma ve çocuk asker kullanımı konusunda sürekli suçlamalarla karşı karşıya kalmakla kalmıyor, aynı zamanda pek çok vakada üyelerin aileleriyle bağlarını tamamen koparıyorlar; bu durum onları fiilen “mutlak kontrol” konumuna sokmaktadır. İnsan hakları literatüründe böyle bir kontrol, zorla kaybetmenin ve aile hayatı hakkının ihlalinin açık bir işaretidir.
Bu çelişki, bu grupların kendi resmi taahhütlerine bakıldığında daha da belirginleşmektedir. Bu grupların bir kısmı, Cenevre Çağrısı (Geneva Call) nezdindeki taahhütler de dahil olmak üzere uluslararası mekanizmalar çerçevesinde, çocukların silahlı çatışmalarda kullanılmasından kaçınmayı ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti durdurmayı kabul ve taahhüt etmişlerdir. Bu durum, taahhütnameyi imzaladıkları sırada sunulan belgelere dayanarak bu insanlık dışı eylemlerin varlığını kabul ettikleri anlamına gelmektedir. Çağdaş uluslararası insancıl hukukta bu taahhütler “kabul görmüş davranış standartları” olarak bilinir. Çocukların örgüte alınması, kişilerin zorla tutulması ve dış dünya ile iletişimin kısıtlanmasına dair devam eden raporlar, bu taahhütlerin ya uygulanmadığını ya da seçici bir şekilde görmezden gelindiğini göstermektedir. Böyle bir durumda mesele artık sadece insan hakları ihlali değil, silahlı grupların davranışlarını düzenlemek için tasarlanmış gönüllü mekanizmaların itibarsızlaştırılmasıdır.
Bu durumun sorumluluğu sadece silahlı gruplara ait değildir. Bu coğrafyanın bir bölümünde etkin kontrolü elinde bulunduran bir otorite olarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (İKBY), siyasi karmaşıklıkları eylemsizlik için bir gerekçe olarak gösteremez. Bazı bölgelerde kampların açık varlığı ve bu grup üyelerinin serbest dolaşımı, toprakların diğer ülke vatandaşlarına karşı zararlı eylemler için kullanılmasını önleme taahhüdünün ciddi şekilde uygulanıp uygulanmadığı sorusunu doğurmaktadır. Uluslararası hukukta bu tür faaliyetlere karşı “bilinçli eylemsizlik”, uluslararası sorumluluk doğurabilir.
Daha üst düzeyde, Irak merkezi hükümeti de benzer bir zorlukla karşı karşıyadır. Resmi sınırlar içinde yarı özerk silahlı yapıların oluşmasına izin verilmesi, sadece ulusal egemenliği zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda bu ülkenin Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme gibi temel belgeler kapsamındaki yükümlülükleriyle de çelişir. Sınırlar üzerinde etkin kontrol ve kişilerin zorla yer değiştirmesinin önlenmesi, uluslararası toplumun üyesi bir devletten beklenen asgari beklentidir.
Bu süreçte İran diplomasi mekanizması da genel açıklamalarla yetinemez. Vatandaşların haklarının etkin bir şekilde korunması; ikili ve çok taraflı mekanizmalar aracılığıyla somut dosyaların takibini, uluslararası bültenler, adli iş birlikleri ve hedefli diplomatik baskı gibi kapasitelerin kullanılmasını gerektirir. Bu dosyalar “sürekli bir hukuki talebe” dönüştürülmediği takdirde, mevcut durumun devam etme olasılığı yüksek olacaktır.
Ancak belki de en ciddi boşluk, uluslararası kurumlar düzeyinde görülmektedir. Kendilerini insan haklarının küresel savunucusu olarak tanımlayan kurumların sessizliği veya ilgisizliği, belirli ihlallerin siyasi karmaşıklıklar veya ideolojik imajlar nedeniyle daha az görüldüğü bir tür çifte standart oluşma riskini doğurmaktadır. Eğer bağımsız hakikatleri araştırma heyetlerinin gönderilmesi veya Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) gibi kurumların kişilerin tutulduğu yerlere erişimi gibi mekanizmalar sağlanmazsa, uluslararası denetim kavramı fiilen içi boş bir söyleme dönüşecektir.
Nihayetinde mesele, istatistik ve raporların ötesindedir. Zorla kaybetme, bir insanın hukuki ve sosyal alandan kademeli olarak silinmesidir; bireyin sadece özgürlüğünden değil, aynı zamanda “bilinebilirlik yetisinden” de mahrum bırakıldığı bir durumdur. Bu döngüye son vermek net asgari şartlar gerektirir: Eldeki kişilerin listesinin açıklanması, ailelerle iletişimin garanti altına alınması, özellikle çocukların zorla silah altına alınmasının durdurulması ve bağımsız denetimin kabul edilmesi. Bu adımlar atılmadan, özgürlük için mücadele edildiğine dair her türlü iddia, sahadaki gerçeklikle açık bir çelişki içinde kalacaktır.
Bu dosyalarda adalet, beyanlar düzeyinde değil, yıllardır varlık ile yokluk arasında asılı tutulan insanların geri dönüşüyle anlam kazanacaktır. Uluslararası hukuk, siyaset ve ahlakın bir anlamı olacaksa birleşmesi gereken nokta tam da burasıdır.





