Editörün SeçimiMakale

PJAK’ın Sessizliği: İddialar ve Gerçekler Arasındaki Uçurum

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı dördüncü haftasına girdi. Bu savaşta binden fazla İranlı hayatını kaybetti. Ülkenin altyapısı ciddi hasar gördü ve binlerce kişi yaralandı. Bu saldırı, 2026 (1404) yılında İran’a yönelik ikinci büyük saldırıdır ve her iki saldırı da nükleer müzakerelerin ortasında gerçekleşmiştir. Bu süreçte silahlı grup PJAK’ın yaklaşımını incelemek oldukça ilgi çekici ve önemli dersler içermektedir. Kendini halkın hamisi olarak gören ve Kürt halkının haklarını savunduğunu iddia eden bu grup, bugüne kadar İran vatandaşlarına yönelik bu saldırılara ve suikastlara nasıl bir tepki vermiştir? Örneğin PJAK, İsrail ve ABD’nin Thalath-Babajani ilçesindeki sahra hastanesine yaptığı saldırı karşısında ne yapmıştır? İlk ve kısa cevap şudur: Tam bir sessizlik!

Ortadoğu’nun, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları nedeniyle en karmaşık güvenlik ve siyasi krizlerle karşı karşıya olduğu bir dönemde, şeffaflık, dürüstlük ve insani ilkelere gerçek bağlılığa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Böyle bir ortamda, kendisini “halkın” ve “milletlerin haklarının” savunucusu olarak tanıtan her akım veya grup, pratik sınavlarda da aynı ilkelere sadık kalmak zorundadır. Ancak, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) adlı grubun son dönemdeki tutum ve eylemleri, grubun iddiaları ile gerçek performansı arasında önemli bir uçurum olduğunu göstermektedir. PJAK, resmi literatüründe her zaman “halkı desteklemek”, “zulümle mücadele” ve “sivilleri savunmak” gibi kavramları vurgulamıştır. Bu kavramlar, görünürde evrensel ve savunulabilir değerlerdir.

Ancak bu tür iddiaların geçerliliği, bildirilerde tekrarlanmalarıyla değil, çıkarların, maliyetlerin ve zor seçimlerin söz konusu olduğu gerçek ve hassas olaylarla nasıl yüzleşildiğiyle ölçülür. Mart 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, bu belirleyici dönüm noktalarından biriydi. Bu saldırılarda, çeşitli uluslararası ve belgelenmiş raporlara göre, sıradan insanların yaşamını doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen altyapılar hedef alınmıştır. Tarihsel deneyimler de göstermiştir ki, enerji ve iletişim ağlarından ulaşım yollarına kadar altyapıya verilen her türlü zarar, nihayetinde en çok sıradan vatandaşların omuzlarına binmektedir. Hizmet kesintileri, günlük yaşamın aksaması ve psikolojik güvensizlikle karşı karşıya kalan bu insanlardır. Böyle bir durumda, halkı savunduğunu iddia eden bir akımdan beklenen doğal tavır, bu tür saldırıları kınayan net, açık ve şüpheye yer bırakmayan bir tutum sergilemektir. Ancak PJAK cephesinde gözlemlenen, şeffaf bir kınama değil, manidar bir sessizlik ya da en iyi ihtimalle dolaylı ve yüzeysel atıflardır.

Tekrarlayan, Belirsiz ve Anlamsız Sözler; İran’a Yönelik Dış Aktörlere Karşı Açık Bir Kınama Yok

Bu sessizlik sadece soru işaretleri yaratmakla kalmayıp, etik açıdan da üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Bir yandan sayısız bildiride halkın acısını vurgulayıp onların yanında olduğunu iddia etmek, diğer yandan bir ülkenin altyapısını ve dolayısıyla o halkın yaşamını doğrudan hedef alan eylemlere karşı kararlı bir tepki göstermemek nasıl mümkün olabilir? PJAK literatüründe “halk” sabit ve kapsayıcı bir kavram mıdır, yoksa siyasi koşullara ve mülahazalara göre tanımı ve kapsamı değişmekte midir? Bu ikililik, tam olarak “Çifte Standart” kavramının net bir şekilde tezahür ettiği noktadır. Böyle bir çerçevede, bir eylem ancak belirli bir tarafça yapıldığında kınanmakta, ancak aynı eylem başka bir tarafça yapıldığında ya görmezden gelinmekte ya da sessizlikle geçiştirilmektedir. Bu yaklaşım, sadece iddia edilen ilkelerle çelişmekle kalmaz, aynı zamanda her türlü ahlaki meşruiyeti de zamanla yok eder.

Tarihin Açıkça Çarpıtılması: “Basra Körfezi” Adının Tam ve Doğru Kullanımından Kaçınma

Gerçek şu ki, altyapıya yönelik saldırılar, faili kim olursa olsun insanlık dışıdır; çünkü sonuçları doğrudan sıradan insanların hayatını etkiler. Altyapıya verilen zararın, ekonomiden geçim kaynaklarına, toplumun sağlığından psikolojik güvenliğine kadar bir sorunlar zinciri yarattığı gerçeği göz ardı edilemez. Bu tür eylemler karşısında sessiz kalmak, sloganlarda sözü edilen halkın acısına bir nevi göz yummaktır. Öte yandan, bu sessizlik sadece bir “ihmal” veya “dikkatsizlik” olarak değerlendirilemez. Günümüz siyasi ve medya ortamında, her tavır alış veya tavır almayış bir mesaj taşır. Önemli bir olay karşısında sessiz kalmak, başlı başına bir duruştur; zımni onay, önemsizleştirme veya diğer mülahazalara öncelik verme olarak yorumlanabilecek bir duruştur. Belirsizlikleri ve eleştirileri artıran da tam olarak budur.

Terör Geçmişi Olan Silahlı Grupların Karargahlarına Yapılan Saldırıları Kınama; ABD ve İsrail Tarafından İranlı Sivillerin Katledilmesine Karşı Sessizlik

Eğer PJAK gerçekten halkı savunmak ve şiddete karşı çıkmak gibi ilkelere bağlıysa, bu bağlılık ayrım gözetmeksizin her durumda görülmelidir. Bu ilkeler seçici bir şekilde kullanılamaz ve sadece siyasi pozisyonlarla örtüştüğünde vurgulanamaz. Bu tür bir davranış, değerlere bağlılığı göstermekten ziyade, onların araçsal kullanımını ifade eder. Sonuç olarak, halkı savunmanın genel ve bölünmez bir ilke olduğu söylenmelidir. Bu ilke, siyasi sınırlandırmalara veya konjonktürel mülahazalara tabi olamaz.

Ayrıca son yıllarda PJAK, kendisini bölgedeki “kadın haklarının” ana savunucularından biri olarak tanıtmaya çalışmıştır; resmi literatüründe kadınların özgürlüğünden, onurundan ve güvenliğinden bahseden ve hatta bu konuyu kimlik sütunlarından birine dönüştüren silahlı bir akım olarak. Ancak bu tablo, saha gerçekleri ve grubun pratik pozisyonları ile karşılaştırıldığında, ciddi ve inkar edilemez bir çelişkiyle karşı karşıya kalmaktadır. İran’a yönelik son gelişmeler ve dış saldırılar sırasında, kurbanlar arasında hayatını kaybeden ve zarar gören kadınlara dair raporlar yayınlanmıştır; savaş meydanında değil, toplumun bağrında ve günlük yaşamları çerçevesinde bu saldırıların hedefi olan kadınlar.

İran’daki Sivil Katliamları İçin ABD ve İsrail’i Kınamayan PJAK’tan Nadir ve Tarafsız Bir Haber

Böyle bir durumda, kadın haklarını savunduğunu iddia eden bir akımdan beklenen doğal tavır, bu şiddeti kınayan net, açık ve şüpheye yer bırakmayan bir pozisyon almaktı. Ancak pratikte görülen, PJAK tarafından sergilenen ağır ve manidar bir sessizlikti. Bu sessizlik sadece bir “tepki vermeme” hali değil, daha derin ve sorunlu bir yaklaşımın işaretidir: “Kadın haklarının” evrensel bir ilke olarak değil, siyasi ve seçici bir araç olarak kullanıldığı bir yaklaşım. Başka bir deyişle, kurbanın kadın olması destek almak için tek başına yeterli değildir; aksine, bu kurbanın hangi coğrafyada ve hangi siyasi çerçevede olduğu, onun savunulup savunulmayacağını belirlemektedir. Bu, tam da kadın haklarını savunma iddiasını geçersiz kılan noktadır. Eğer kadınları savunmak bir ilkeyse, bu ilke sınır tanıyamaz. Bir durumda yüksek sesle “Kadın, Yaşam, Özgürlük” deyip, başka bir durumda—kadınlar dış saldırılar sonucu hayatlarını kaybettiğinde—gerçeğe göz yumup sessiz kalınamaz.

İsrail ve ABD Tarafından İranlı Kadın ve Çocukların Katledildiği Sırada PJAK Sitesinin Kadın Bölümünün Meşguliyeti

Bu tür bir davranış kadınları savunmak değil, onların acılarını araçsal olarak sömürmektir. İnsani açıdan, şiddet mağduru her kadın, milliyeti, etnik kökeni veya siyasi görüşü ne olursa olsun destek ve empatiyi hak eder. Ancak İranlı kadınların katledilmesi karşısındaki sessizlik, bazı akımların pratikte insan hayatları arasında bile ayrım yaptığı mesajını vermektedir; bu ayrımın hiçbir ahlaki gerekçesi yoktur. Siyasi açıdan da bu davranış, duruş belirlemenin ilkelere göre değil, çıkarlara ve mülahazalara göre yapıldığı bir tür hesapçılığı göstermektedir. Böyle bir çerçevede “kadın hakları” bir slogana dönüşür; gerektiğinde öne çıkarılan, diğer zamanlarda ise kolayca bir kenara itilen bir slogan. Bu ikililiğin tehlikeli sonuçları vardır. Birincisi, kadın hakları ve adalet gibi kavramlara olan kamuoyu güvenini zayıflatır. Bu kavramlar seçici bir şekilde kullanıldığında, gerçek içeriklerinden boşaltılır ve propaganda araçlarına dönüşürler. İkincisi, şiddet mağduru kadınların gerçek acıları, bu siyasi oyunlar arasında görmezden gelinir.

Nihayetinde asıl soru ortada durmaktadır: Kadınların katledilmesi karşısında—sırf siyasi mülahazalar nedeniyle—sessiz kalan bir akım, kadın haklarının gerçek savunucusu olarak kabul edilebilir mi? Cevap, bu akımın sloganlarında değil, eylemlerinde gizlidir. Eğer kadın haklarını savunmak bir anlam ifade edecekse, bu anlam ancak tek bir şekilde gerçekleşebilir: her yerde ve her türlü şiddete karşı bu ilkeye kayıtsız şartsız bağlılık; istisnasız, mülahazasız ve çifte standartsız.

Belirsiz İfadeler: Sınır Güvenliği ve Emniyet Merkezlerine Kim Saldırdı?

Halka yönelik her türlü şiddet—ister yerel ister yabancı aktörler tarafından olsun—net ve şüpheye yer bırakmayan bir tepkiyle karşılanmalıdır. Aksi takdirde, halkı savunma iddiası, sadece acıları azaltmaya yardımcı olmakla kalmayan, aynı zamanda güvensizliği ve toplumsal yarılmaları derinleştiren boş bir slogana dönüşecektir. PJAK’ın bu noktadaki manidar sessizliği, bu çelişkinin açık bir örneğidir; gözden geçirilmediği takdirde iddia ile gerçek arasındaki mesafeyi her zamankinden daha fazla ifşa edecek bir çelişki.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu