Bir baba, Panjwin yüksekliklerine çıkan toprak yolu üçüncü kez tırmanıyor. Cep telefonu çekmiyor ve elindeki tek iz, yerel halkın bölük pörçük sözleri: “Onu orada, yukarıdaki kamplardan birinde görmüşler.” Aradan üç yıl geçti.
Oğlu evden son kez okul formasıyla çıktı. Ne bir veda vardı ne de geri döneceğine dair bir işaret. Şimdi yolun her virajı baba için umut ve inkâr arasında asılı kalmış durumda; yeniden görme umudu ve belki de bir daha asla görüşemeyecekleri gerçeğini inkâr.
İran-Irak sınırının zorlu coğrafyasında, bireysel bir hikâyenin ötesinde bir örüntü tekrarlanıyor: Çocukların ve gençlerin, hükümet dışı silahlı grupların yapısı içinde devşirilmesi ve alıkonulması. Dışarıya ideolojik veya kimliksel bir söylemle sunulan bu durum, çoğu vakada kişisel özgürlüklerin kısıtlanması, aileyle bağların koparılması ve üyelerin yaşamları üzerinde geniş bir kontrolle sonuçlanmaktadır.
Aileler ve ayrılan kişiler tarafından yayınlanan raporlar, bazı grupların 9 yaşındaki çocukları bile devşirdiğini ortaya koyuyor. Bu durum, çocuk asker kullanımı ve reşit olmayan bireylerin istismarı konusunda ciddi endişeler yaratmaktadır.
Uluslararası hukuk standartlarına göre, 18 yaş altındaki bireylerin silahlı çatışmalarda kullanılması çocuk haklarının ağır bir ihlalidir. Bu durum, Çocuk Hakları Sözleşmesi ve çocukların silahlı çatışmalara katılımına ilişkin İhtiyari Protokol kapsamında ele alınmaktadır. Devşirme işleminin hile, zorlama veya kaçırma ile yapıldığı durumlar, özellikle birey uzun süre ailesinden ve dış dünyadan mahrum bırakıldığında “zorla kaybedilme” kalıplarıyla benzerlik taşıyabilir.
Fardin Salehi vakası bu açıdan dikkat çekicidir. Ailesinin anlatımına göre, kaybolduğunda 18 yaşından küçük olan Salehi, “çocuk asker” tanımı kapsamına girmektedir. Yakınları, onun hiçbir siyasi veya askeri geçmişi olmadığını ve rutin günlük yolunda kaybolduğunu belirtiyor. Son üç yıldır ailesi, Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki sınır bölgelerine seyahat etmek de dahil olmak üzere onu bulmak için sayısız girişimde bulundu. Ancak ailesiyle hiçbir doğrudan temas kurulamadı; bu durum aileyle iletişimden mahrum bırakılmanın somut bir örneğidir.
Bu tür vakalar, tekrarlayan bir örüntü haline geldiğinde sadece kişisel bir mesele değil, bağımsız ve şeffaf bir inceleme gerektiren bir insan hakları sorunu haline gelir. Asıl soru şudur: Bu bireyler hangi koşullarda tutuluyor ve kendi kaderleri hakkında ne ölçüde özgürce karar verebiliyorlar?
Devletlerin sorumluluğu noktasında durum karmaşık ama hukukidir. Uluslararası hukuk ilkelerine göre devletler, kendi toprakları üzerinde etkin egemenlik kurma sorumluluğuna sahiptir. Irak merkezi hükümetinin bazı bölgelerdeki sınırlı kontrolü gibi saha gerçekleri inkar edilemez olsa da, bu kısıtlamalar sorumluluğu ortadan kaldırmaz, aksine daha etkin eylem ihtiyacını vurgular. Irak Kürdistan Bölgesi yetkilileri de, bu bölgeleri yöneten kurumlar olarak, yasal çerçeve dışındaki silahlı grupların faaliyetlerini ne ölçüde engelleyebildikleri sorusuyla karşı karşıyadır.
Sonuç olarak, bu dosyalarda önemli olan sadece hukuki veya siyasi analizler değil, basit bir ilkeye geri dönüştürür: Her insanın ailesiyle iletişim kurma ve kendi kaderi hakkında karar verme hakkı. Bu iki hak olmadan, her ideolojik anlatı anlamını yitirir. Bu çerçevede, aileler için “gerçeği bilme hakkı”, insan hakları literatüründe tanınmış temel bir taleptir.
Baba, gün batımında aynı yoldan geri dönüyor. Bu kez de görüşme gerçekleşmedi ama yolu ezberledi: virajlar, köyler ve oğlunun orada olabileceği söylenen nokta. Onun için umut artık bir duygu değil; bir cevap bulana kadar tekrar tekrar geçilmesi gereken bir yoldur.





