IKHRW Muhabiri Bildiriyor: 28 Şubat 2026’dan bu yana devam eden askeri gerilim sürecinde, özellikle İran’ın batı sınırları ve Kürdistan bölgesindeki sivil yerleşim alanları ağır saldırılara maruz kalmıştır. Başlangıçta askeri hedeflerin vurulacağı iddiasıyla başlatılan operasyonlar, kısa sürede sivil yerleşim birimlerini ve hayati önemdeki altyapıları da içine alacak şekilde genişlemiştir.
Ayrım Gözetme İlkesinin İhlali ve Sivil Kayıplar
Uluslararası İnsancıl Hukuk’un (UİH) en temel kuralı olan “Ayrım Gözetme” ilkesi, çatışmanın taraflarını sivil halk ile muharip unsurları birbirinden ayırmaya zorunlu kılar. Ancak bölgeden gelen raporlar, özellikle yüksek katlı sivil konutların ve kalabalık yerleşim birimlerinin operasyon sahası olarak seçildiğini göstermektedir.
1977 tarihli Cenevre Sözleşmeleri 1. Ek Protokolü (Madde 48) uyarınca, sivil halkın ve sivil mülklerin korunması bir zorunluluktur. Askeri bir niteliği bulunmayan binalara yapılan saldırılar, beklenen askeri avantajdan çok daha fazla sivil kaybına yol açtığı için aynı protokolün 51. maddesini açıkça ihlal etmektedir.
Eğitim ve Sağlık Kurumlarının Hedef Alınması
Bölgedeki en trajik örneklerden biri, sivil yerleşim birimlerindeki eğitim kurumlarının zarar görmesidir. Özellikle çocukların bulunduğu okullara ve sağlık merkezlerine yönelik saldırılar, sadece yerel hukuku değil, aynı zamanda BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni ve Roma Statüsü’nün 8. maddesini (Savaş Suçları) ihlal etmektedir.
Sınır bölgelerinde yaşayan Kürt vatandaşlarımızın günlük hayatını felç eden bu saldırılar, bölgedeki ekonomik ve sosyal dokuyu da tahrip etmektedir. Stratejik önemi olmayan köprülerin ve yerel su şebekelerinin imha edilmesi, sivil halkın mahrumiyetini bir savaş yöntemi olarak kullanmak anlamına gelir ki bu durum uluslararası hukukta kesinlikle yasaklanmıştır.
İnsani Sonuçlar ve Uluslararası Sorumluluk
Kürdistan bölgesindeki yerel kaynaklar ve sivil toplum kuruluşları, binlerce insanın yerinden edildiğini ve bölgedeki sağlık sisteminin çökme noktasına geldiğini bildirmektedir. Bu durum, 4. Cenevre Sözleşmesi’nin 33. maddesinde yasaklanan “Toplu Cezalandırma” kavramıyla örtüşmektedir.
Uluslararası toplumun bu ihlaller karşısında sessiz kalması, küresel hukuk sisteminin zayıflamasına neden olmaktadır. Mütecaviz tarafların hem maddi hem de manevi zararları tazmin etmesi, uluslararası hukukun temel bir gereğidir. Bu bağlamda, saldırıların kanıtları titizlikle toplanmalı ve sorumluların Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) önünde hesap vermesi sağlanmalıdır.
Sonuç: Sivil yerleşim alanlarını hedef alan askeri stratejiler, sadece bugünü değil, bölgenin geleceğini de karartmaktadır. Sivillerin korunması bir seçenek değil, hukuki bir zorunluluktur. İran’ın Kürdistan bölgesindeki vatandaşların can ve mal güvenliğinin korunması, uluslararası hukukun birincil önceliği olmalıdır.





