Editörün SeçimiRapor

Mağdurlar Anlatıdan Dışlandığında: İnterpol Kırmızı Bültenleri ve Kürt Silahlı Gruplarının Liderleri İçin Adalet Sınavı

Kürt silahlı gruplarının liderleri hakkındaki uluslararası yakalama taleplerinin siyasi tartışmalar gölgesinde mağdurların haklarını nasıl gölgelediğine dair hukuki bir analiz.

Kürt silahlı gruplarının bazı lider ve üyelerine yönelik yargı kararları, iade talepleri ve İnterpol kırmızı bültenleri hakkındaki tartışmalar, kısa sürede İran İslam Cumhuriyeti ile Kürt muhalifleri arasında siyasi bir hesaplaşmaya dönüştü. Ancak bu süreçte, anlatının tamamen dışına itilen çok önemli bir kesim var: Yıllardır hakikatin peşinde koşan, hesap verebilirlik ve adalete erişim talep eden mağdurlar ile onların aileleri.

HANA İnsan Hakları Örgütü Hukuk Ofisi tarafından yayımlanan son rapor, bu konudaki odak kaymasının bariz bir örneğidir. Rapor, İnterpol kırmızı bültenleri uygulamasının doğrudan uluslararası bir tutuklama kararı olmadığını, İnterpol’ün kişilerin suçluluğunu kanıtlama yetkisinin bulunmadığını ve iade süreçlerinin tamamen talep edilen ülkenin iç hukuku ile uluslararası yükümlülüklerine bağlı bağımsız bir prosedür olduğunu haklı olarak vurgulamaktadır. Bu temel hukuki ilkeler zaten tartışma götürmez.

Asıl anlaşmazlık, bu ilkelerden yola çıkarak belirli kişiler hakkında açılan ceza davalarının, mahkeme kararlarının, adli yardımlaşma taleplerinin ve uluslararası polis iş birliği çerçevesinde atılan adımların yalnızca “bir devletin siyasi duruşu” olarak nitelendirilmesi ve tamamen hukuki sonuçtan yoksun olduğunun iddia edilmesiyle başlamaktadır. Böyle bir çıkarım ne İnterpol tüzüğüyle bağdaşır ne de uluslararası ceza hukuku iş birliğinin mantığına uyar.

İran mahkemeleri tarafından verilen bir karar Irak, Almanya, Fransa, Belçika veya İsveç’te doğrudan uygulanamayabilir. İade talebi reddedilebilir veya kabul edilebilir. Bir kırmızı bültene itiraz edilebilir veya İnterpol Dosyalarının Kontrolü Komisyonu tarafından yapılan inceleme sonucunda bu bülten kaldırılabilir. Hatta kişinin ikamet ettiği ülke; işkence riski, idam cezası veya adil yargılanma hakkının ihlali gibi gerekçelerle iadeyi reddedebilir. Fakat bu ihtimallerin hiçbiri, ceza dosyasının kendiliğinden geçersiz olduğu ya da hiçbir hukuki etki doğurmayacağı anlamına gelmez.

Uluslararası hukukta, “yabancı bir yargı kararının doğrudan icra edilememesi” ile “o kararın hukuki etkiden yoksun olması” arasında hayati bir fark vardır. İade talepleri, adli yardımlaşma ve polis iş birliği mekanizmaları, sınır ötesi boyutları olan ceza gerektiren suçlamaların farklı ülkelerin yetkili makamlerinca incelenebilmesi için kurulmuştur.

Mesele, HANA raporunda öne çıkarıldığının aksine, Kürt partilerinin BM veya Avrupa Birliği’nin terör örgütleri listesinde yer alıp almaması değildir. Bir bireyin ceza dosyası, doğrudan kendisine isnat edilen somut fiillere göre değerlendirilmelidir. Bir yapının uluslararası terör listelerinde yer almaması, onun liderlerine veya üyelerine cezai muafiyet sağlamaz; tıpkı bir örgütün listede olmasının, her bir üyenin suçluluğunu tek başına kanıtlamaya yetmeyeceği gibi. Bireysel cezai sorumluluk ilkesi, her şüpheli hakkındaki suçlamaların, delillerin ve rollerin bağımsız olarak incelenmesini gerektirir.

Buradaki asıl ve hayati sorular şunlardır: Hakkında arama kararı olan kişiler somut suçların işlenmesi, azmettirilmesi veya bu suçlara iştirak etmekle suçlanıyor mu? Dosyada şahsi davacılar var mı? Mağdur aileleri yargı makamlarına delil sunmuş mudur? Etkili bir soruşturma yürütülmüş müdür? Şüphelilerin avukata erişim ve kararlara itiraz hakkı bulunmakta mıdır? En önemlisi, bu adli talepleri alan ülkeler ellerindeki delilleri bağımsız bir şekilde incelemeye istekli midir?

İşte bir insan hakları değerlendirmesinin merkezinde yer alması gereken sorular bunlardır.

İnsan hakları, yalnızca şüphelileri devlet gücüne karşı koruyan bir güvenceler bütünü değildir. Ağır suçların mağdurları da adalete erişim hakkına sahiptir. Onların şikayetlerinin etkili bir şekilde soruşturulması ve suç işlediğinden şüphelenilen herkesin –siyasi pozisyonu, örgütsel bağımlılığı veya ikamet ettiği yer ne olursa olsun– yasal bir yargı süreci önünde hesap vermesi gerekir. İnsan hakları kaygılarına verilecek yanıt, soruşturma ve hesap verebilirlikten fiili bir muafiyet (cezasızlık) sağlamak olamaz.

Güvencesiz bir iade ile adalet yolunun tamamen kapatılması arasında üçüncü bir seçenek mevcuttur: Delillerin bağımsız incelenmesi, şartlı adli iş birliği, şüphelilerin ikamet ettikleri ülkelerde yargılanması, mevcut yargı yetkilerinin kullanılması ve şüphelilerin haklarının korunması için somut güvenceler talep edilmesi.

Eğer yeterli delil yoksa, dosya reddedilmelidir. Eğer kırmızı bülten İnterpol Tüzüğü’nün 3. maddesine aykırıysa, iptal edilmelidir. İşkence, idam veya adaletsiz yargılama riski varsa, iade gerçekleştirilmemelidir. Ancak mağdur aileleri; cinayet, kaçırma, zorla kaybetme, çocukların silah altına alınması gibi ağır suçlara dair incelenebilir deliller sunmuşsa, şüphelilerin siyasi kimliği adli soruşturmaya karşı bir kalkan haline getirilmemelidir.

Uluslararası insan hakları sisteminin güvenilirliği tam da bu noktada test edilmektedir. Adalet, hangi mağdurun sesinin duyulmaya değer olduğunu seçemez; hiçbir şüpheli de siyasi konumu sebebiyle adli incelemeden muaf tutulamaz.

Kürt silahlı gruplarının bazı lider ve üyelerine yönelik yürütülen güncel davalar hala önemli hukuki sorular barındırmaktadır. Kararların tam niteliği, kırmızı bültenlerin durumu, talep edilen ülkelere sunulan deliller ve bağımsız yargı organlarının nihai kararları şeffaf bir şekilde yayımlanmalı ve incelenmelidir.

Fakat şu ilke net olmalıdır: Ne devletlerin uluslararası ceza iş birliği mekanizmalarını siyasi muhalifleri tasfiye etmek için suistimal etmeye hakkı vardır, ne de siyasi ve askeri yapıların her ceza dosyasını “siyasi” ilan ederek mağdurların hakikat, soruşturma ve adalet hakkını yok saymaya hakkı vardır.

İnsan hakları örgütleri için de önlerinde zorlu bir sınav bulunmaktadır. Şüphelilerin haklarını savunmak şarttır. Devletlerin uygulamalarını izlemek şarttır. İnterpol’ün siyasi amaçlarla suistimal edilmesine karşı durmak şarttır. Ancak mağdurlara dair soruları sormak da bir o kadar şarttır.

Kimler şikayette bulundu? Aile bireylerine ne oldu? Hangi deliller sunuldu? Ve şüphelilerin bulunduğu ülkeler bu delilleri insan hakları standartlarına uygun, bağımsız ve tarafsız bir şekilde incelemeye hazır mı?

Bu sorular yanıtsız kaldığı müddetçe, mevcut dosyaların “hukuki dayanaktan yoksun” olduğunu ilan etmek, kanıtlanmış hukuki bir sonuç değil; deliller tam olarak incelenmeden verilmiş peşin bir hükümdür. Adalet, ancak hem şüphelinin haklarını güvence altına aldığında hem de mağdurun sesini duyduğunda gerçek anlamda geçerlidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu