Dr. Emir Hasanvend (Hukukçu)
Bazı Kürt silahlı gruplarının lider ve üyelerinin adli takibine ilişkin haberlerin yayılması ve uluslararası adli ve polis iş birliği mekanizmalarının kullanılması, kamuoyunun önüne bir kez daha eski ama temel bir tartışmayı getirdi: “Siyasi aktivist”, “muhalefet üyesi”, “siyasi mülteci” veya “siyasi-askeri bir örgütün lideri” sıfatlarına sahip olmak; cinayet, bombalama, insan kaçırma, silahlı saldırı, işkence, zorla kaybetme veya diğer ağır suçlarla ilgili suçlamaların yargıya taşınmasını engelleyebilir mi?
İç ve uluslararası ceza hukukunun cevabı nettir: Hayır.
Hiçbir siyasi unvan, hiçbir mücadele geçmişi, hiçbir mültecilik statüsü ve hiçbir örgütsel bağ, kişilere kendiliğinden cezai dokunulmazlık sağlamaz. Siyasi ve silahlı örgütlerin üye ve liderleri, adli dosyaları sadece “siyasi” olarak nitelendirerek, kendilerine isnat edilen belirli eylemler hakkında hesap vermekten kaçınamazlar.
Hukuk, aşırı yorumlardan uzaklaştığı zaman anlam kazanır. Siyasi ve silahlı örgütlerin, mağmurlar ve şiddet eylemleri karşısında hesap vermekten kaçmak için insan hakları söylemini araçsallaştırması kabul edilemez. Bu husustaki temel ilke “bireysel cezai sorumluluk”tur.
Çağdaş ceza hukukunda bireyler siyasi görüşleri, etnik kökenleri, parti üyelikleri veya örgütsel aidiyetleri nedeniyle suçlu sayılmazlar; aksine cezai sorumluluk, belirli bir davranışa, değerlendirilebilir delillere ve suçun şahsa isnat edilebilirliğine dayanarak kanıtlanmalıdır.
Aynı ilke tersi durum için de geçerlidir: Bir partiye, siyasi örgüte veya silahlı harekete üye olmak; kişinin cinayete karışması, silahlı eylemler planlaması veya uygulaması, suç işleme talimatı vermesi, suça yataklık etmesi, suç teşkil eden eylemlerin gerçekleştirilmesi için gerekli kaynakları sağlaması veya diğer cezai sorumluluk biçimleri hakkında soruşturma açılmasını engelleyemez.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Roma Statüsü de gerçek kişilerin cezai sorumluluğunu vurgulamaktadır. Roma Statüsü’nün 25. maddesi uyarınca, suçu doğrudan işlemek tek cezai sorumluluk biçimi değildir; ortak bir amaçla hareket eden bir grup tarafından suçun işlenmesine talimat vermek, azmettirmek, yardım ve yataklık etmek veya bu suça iştirak etmek de cezai sorumluluğa dayanak oluşturabilir. 28. madde ise belirli koşullar altında, komutanların ve üstlerin, emirleri altındaki güçlerin işlediği suçlardan ötürü komuta sorumluluğunu düzenler.
Elbette bu ilkelere atıfta bulunmak, hiçbir bireyi peşinen suçlu ilan etmek anlamına gelmez. Masumiyet karinesi, avukat edinme hakkı, delillere erişim hakkı, mahkemenin yetkisine itiraz etme hakkı ve adil yargılanma hakkı tüm şüpheliler için gözetilmelidir. Ancak masumiyet karinesi, hesap vermekten muaf olmak demek değildir. Şüphelinin suçlamaları reddetme hakkı vardır; fakat medyadaki inkarlar; mağdurların şikayetlerine yargısal bir yanıt verilmesinin, delillerin incelenmesinin ve bağımsız bir yargılamanın yerini tutamaz.
Son haftalarda, PJAK, Komala, Demokrat ve PAK gibi silahlı Kürt gruplarına bağlı bazı kişiler, adli takip ve uluslararası mekanizmaların kullanılmasına ilişkin haberlere tepki olarak dosyaların özünü veya adli işlemlerin geçerliliğini inkar etmişlerdir. Bu tür tepkiler, suçlamalara belgelerle yanıt verilmediği, deliller incelenmediği ve resmi bir yargı sürecine dahil olunmadığı sürece bağımsız bir hukuki değer taşımaz.
Ceza adaleti sisteminde dava medyada karara bağlanmaz. Eğer bir iddia asılsızsa, buna karşı koymanın hukuki yolu mevcuttur. Eğer yeterli delil yoksa, avukatlar bunların geçerliliğine itiraz edebilirler. Eğer talep eden ülkenin yargı sistemi adil yargılanma için gerekli güvencelerden yoksunsa veya şüpheliler insani olmayan muamele riski olduğunu iddia ediyorsa, geri gönderme yasağı ilkesi (non-refoulement) ve devletlerin insan hakları yükümlülükleri iadeyi engelleyebilir. Ancak bu güvencelerin hiçbiri, mağmurların haklarının ortadan kalkması anlamına gelmez.
Bu dosyalarla ilgili bazı siyasi anlatılardaki temel sorunlardan biri, mağmurların tartışma metninden tamamen silinmesidir. Tartışmalar hızla İran İslam Cumhuriyeti’ne, Interpol’e, Interpol Tüzüğü’nün 3. maddesine, siyasi mülteciliğe, İran yargı sisteminin meşruiyetine ve devletler arası ilişkilere kayıyor; ancak yakınlarının silahlı eylemlerde öldürüldüğünü, kaçırıldığını veya zorla kaybedildiğini iddia eden ailelerin bu süreçteki yeri çok az sorgulanıyor. Onların hak arama özgürlüğü yok mu?
Şüphelilerin hükümet karşıtı bir harekete olan siyasi bağlılığı, mağdurların şikayetlerini geçersiz kılabilir mi? Ceza adaleti sadece sanıklar devletler olduğunda mı geçerlidir; şikayet silahlı örgütlerin üye veya liderlerine yöneltildiğinde her şeyi “siyasi dosya” olarak mı adlandırmak gerekir? Böyle bir yaklaşım, insan haklarının temel ilkeleriyle bağdaşmaz.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 40/34 sayılı kararıyla kabul edilen Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanması Temel İlkeler Bildirgesi, mağdurların adalete erişim, adil muamele, zararın tazmini ve şikayetlerin incelenmesi haklarını vurgulamaktadır. BM’nin Mağmurların Adalete ve Tazminata Erişim Hakkına İlişkin Temel İlkeler ve Rehber İlkeleri de devletlerin, ağır insan hakları ihlallerini ve ciddi uluslararası insancıl hukuk ihlallerini etkili bir şekilde soruşturma ve mağdurların adalete erişimini sağlama yükümlülüğünü vurgular.
Dolayısıyla, her hukuki analizin başlangıç noktası ne talep eden devletin siyasi meşruiyeti ne de şüphelinin bağlı olduğu örgütün siyasi meşruiyeti olmalıdır; aksine üç net soruya dayanmalıdır: Ortada belirli bir mağdur ve müşteki var mı? Belirli bir suç teşkil eden davranış belirli bir kişiye isnat edilmiş mi? Bağımsız bir soruşturma ve adli yargılama başlatmak için yeterli delil var mı? Cevap evet ise dosya işleme konulmalıdır.
Interpol da bazı basitleştirilmiş anlatıların aksine, kişilerin suçlu mu yoksa suçsuz mu olduğuna karar veren bir mahkeme değildir. Kırmızı Bülten, tam hukuki anlamıyla bir ceza mahkûmiyeti veya uluslararası bir tutuklama emri değildir. Bu örgüt esas olarak üye ülkelerin talepleri doğrultusunda polis iş birliği, bilgi teatisi ve aranan kişilerin tespit edilmesi için bir mekanizma sağlar. Ayrıca Interpol Tüzüğü’nün 3. maddesi, örgütün siyasi, askeri, dini veya ırki nitelikteki her türlü müdahalesini veya faaliyetini kesinlikle yasaklamaktadır.
Ancak bu maddeden, bir siyasi aktivist, muhalefet üyesi veya silahlı bir örgütün liderini ilgilendiren her davanın mutlaka uluslararası cezai iş birliği kapsamı dışında kaldığı sonucu çıkarılamaz. Eğer böyle bir yorum kabul edilirse, ağır bir suç işlemekle suçlanan herhangi bir kişi, sadece siyasi unvan elde ederek uluslararası adli iş birliğinden muaf kalabilir.
Temel kriter, kişiye isnat edilen davranışın gerçek niteliğidir. Kasten öldürme, insan kaçırma, sivilleri hedef alan bombalamalar, işkence, zorla kaybetme ve diğer ağır suçlar, failin siyasi olması veya siyasi saikleri olması nedeniyle cezai niteliğini kaybetmez.
Uluslararası insancıl hukuk da aynı mantığa dayanmaktadır. Cenevre Sözleşmelerinin ortak 3. maddesi, uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalarda; öldürmeyi, işkenceyi, zalimane muameleyi, rehin almayı ve temel yargısal güvenceler olmaksızın hüküm vermeyi ve cezaları infaz etmeyi yasaklar. Cenevre Sözleşmelerine Ek II. Protokol de bu bağlamda sivillerin korunmasını genişletmiştir.
Gerekli hukuki koşulların oluşması halinde, silahlı çatışmalar çerçevesinde işlenen bazı eylemler savaş suçu teşkil edebilir. Ayrıca, Roma Statüsü’nün 7. maddesinde belirtilen öldürme, işkence, zorla kaybetme veya diğer davranışlar, sivil halka yönelik yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olarak ve bu saldırının bilincinde olarak işlenirse, insanlığa karşı suç teşkil edebilir. Dolayısıyla, bir örgütün siyasi olduğunu veya bir devlete muhalif olduğunu iddia etmek, üyelerinin ve komutanlarının cezai sorumluluğunun incelenmesini engellemez.
Diğer önemli bir konu, “ya iade et ya da yargıla” (aut dedere aut judicare) ilkesi ve cezasızlıkla mücadele mantığıdır. Bu kural tüm suçlar ve anlaşmalar için genel ve tek tip bir kural olarak uygulanamaz; ancak bazı önemli uluslararası ceza sözleşmelerinde, şüphelinin bulunduğu devlet, belirlenen koşullar altında kişiyi ya iade etmek ya da dosyayı cezai kovuşturma için kendi yetkili makamlarına sevk etmekle yükümlüdür.
Örneğin, 1984 tarihli İşkenceye Karşı Sözleşme’nin 7. maddesi, işkence yaptığından şüphelenilen kişinin iade edilmemesi halinde, dosyanın cezai kovuşturma için yetkili makamlara sevk edilmesini öngörmektedir. Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme de benzer bir mekanizma öngörmektedir. Bu mantık, bir ülkeye iadeye karşı çıkmanın, adli sürecin mutlaka sona ermesi anlamına gelmemesi gerektiğini göstermektedir.
Eğer aranan kişiler İran’da adil bir yargılamanın mümkün olmadığına inanıyorlarsa, bu endişe hukuki bir süreç içinde değerlendirilmelidir. Ancak bunun mantıksal sonucu, mağdurların şikayetlerinden kalıcı olarak muaf olmak olamaz. Hukuki bir çözüm mevcuttur. İlk yol, şüphelilerin veya avukatlarının mevcut adli süreçlere katılması, tüm savunma güvencelerini kullanması, dosyaya ve delillere erişim talep etmesi, bağımsız bir avukat ataması, mahkemenin yetkisine itiraz etmesi ve adil yargılanma standartlarına uyulup uyulmadığının denetlenmesini istemesidir.
Eğer İran’daki yargılamanın gerekli güvencelerden yoksun olduğuna inanıyorlarsa, ikinci yol; ikamet ettikleri ülkede, suçun bir kısmının işlendiği ülkede veya kendi iç yasaları ya da sözleşme yükümlülükleri uyarınca yargı yetkisine sahip diğer devletlerde kovuşturma imkanının araştırılması olabilir. Irak, bazı şüphelilerin ikamet ettiği Avrupa ülkeleri ve yetkili diğer devletler, yasal bir temel çerçevesinde delilleri ve şikayetleri soruşturabilir.
Böyle bir durumda, şahsi müştekiler ve mağdur aileleri de şikayetlerini, tanıklıklarını, belgelerini ve delillerini bağımsız bir yargı mercii önüne sunabilmelidir. Hatta uluslararası suçlarla ilgili bazı durumlarda, bazı Avrupa ülkelerindeki evrensel yargı yetkisi yasaları soruşturma ve kovuşturma imkanı tanımaktadır; ancak bu yetkinin uygulanma koşulları ülkeden ülkeye değişmekte olup her dosyada ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Bu öneri tüm tarafların önüne basit ama belirleyici bir test koymaktadır: Eğer suçlamalar asılsızsa, bağımsız bir mahkemenin bunları incelemesine ve reddetmesine izin verin. Eğer deliller sahteyse, avukatların hakim önünde buna itiraz etmesine izin verin. Eğer müştekiler yalan söylüyorsa, tanıklıklarının ve belgelerinin adli bir süreçte değerlendirilmesine izin verin. Eğer kovuşturma siyasi ise bağımsız yargı merciinin davanın siyasi niteliği hakkında karar vermesine izin verin.
Ancak ortada gerçek mağdurlar varsa, aileler yıllardır gerçeği ve adaleti arıyorsa ve ağır suçların işlendiğine dair deliller mevcutsa, hiçbir siyasi örgüt, devlet veya birey; sadece bir bildiri yayınlayarak ve “propaganda”, “ulusötesi baskı” veya “siyasi komplo” gibi kelimeleri kullanarak onların adalet arama hakkını ortadan kaldıramaz.
Bir adli dosyaya verilecek yanıt siyasi bildiri değildir, mağdurların şikayetine verilecek yanıt medyadaki inkarlar değildir. Delillere verilecek yanıt, yetkili yargı mercii önüne karşı deliller sunmaktır. Bu nedenle öneri nettir: Aranan kişiler ya mevcut adli sürece dahil olmalı—savunma hakkını, bağımsız avukatı ve diğer adil yargılanma güvencelerini kullanarak—şahsi müştekilerin şikayetlerine cevap vermeli ya da İran mahkemelerinin bağımsızlığına ve tarafsızlığına itiraz ediyorlarsa, suçlamaların başka bir bağımsız yargı mercii önünde görülmesine resmen hazır olduklarını beyan etmelidirler.
Yetki kurallarına göre bu merci, Irak’taki bir mahkeme, şüphelilerin ikamet ettiği ülke veya yetkili Avrupa ülkelerinden biri olabilir. Buna karşılık, müştekilerin, mağdur ailelerinin ve avukatlarının tehdit ve baskı altında kalmadan şikayetlerini, tanıklıklarını ve delillerini sunabilmeleri güvence altına alınmalıdır. Peşinen hiçbir sonuç belirlenmemelidir—ne sanıkların mahkûmiyeti ne de beraati. Talep edilmesi gereken şey “gerçek bir adli yargılama”dır.
İnsan haklarını savunmak ile insan haklarını araçsallaştırmak arasındaki fark tam da burada ortaya çıkmaktadır. İnsan hakları sadece sanıklar için değildir. Adil yargılanma hakkı ve masumiyet karinesi güvence altına alınmalıdır; ancak mağdurların gerçek, adalet ve mahkemeye erişim haklarına da aynı şekilde saygı gösterilmelidir. Devlet suçlamaları karşısında adil yargılanma ilkelerini talep edip, mağdur ailelerinin şikayetleri karşısında yargısal inceleme ilkesini inkar edemezsiniz.
Eğer aranan kişiler kendilerini suçsuz görüyorlarsa, bağımsız yargısal incelemeyi memnuniyetle karşılamalıdırlar. Eğer suçlamaları siyasi buluyorlarsa, yetkili ve bağımsız bir yargı organının davanın siyasi mi yoksa cezai mi olduğuna karar vermesine izin vermelidirler. Eğer İran mahkemelerinin bunun için uygun bir yer olmadığına inanıyorlarsa, hukuki yol nettir: yargı yetkisine sahip başka bir ülkede soruşturma ve yargılamayı kabul etmek, müştekilerin katılımını ve delillerini sunmasını kolaylaştırmak.
Kabul edilemez olan şey, siyasi inkarın ceza adaletinin yerini almasıdır. Mahkemeden kaçmak mağdurlara bir cevap değildir ve aceleci inkarlar suçsuzluğu kanıtlamaz. Nihayetinde hiçbir siyasi bayrak, hiçbir parti unvanı ve hiçbir uluslararası statü, mağmurlar ile onların bağımsız bir mahkeme önünde seslerini duyurma hakları arasında sonsuza dek bir duvar oluşturamaz.
Bu ihtilafı sona erdirmenin yolu açıktır: dosyalar, deliller, şüpheliler ve müştekiler yetkili ve bağımsız bir yargı mercii önüne getirilmelidir. Orada ne devletler, ne partiler ne de medya konuşmalıdır; son sözü kanun, deliller ve adil yargılanma ilkeleri söylemelidir.





