Ortadoğu siyaset literatüründe federalizm, genellikle etnik, dilsel ve dinsel çeşitliliği yönetmenin sihirli bir çözümü olarak sunulur. Saddam sonrası Irak’tan, iç savaşın ortasındaki Suriye’nin Kürt bölgelerine kadar, iktidarın bir kısmının merkezden çevreye aktarılmasının hem kimlik taleplerine yanıt vereceği hem de siyasi istikrar üreteceği algısı defalarca oluşmuştur. Ancak son yirmi yılın iki önemli deneyimi, yani Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) ve Kuzey Suriye’deki Kürt bölgeleri, bu varsayımın önüne ciddi bir soru işareti koymaktadır: Sorun gerçekten federalizm eksikliği miydi, yoksa modern devlet inşasının yokluğu mu?
Irak Kürdistan Bölgesi, Ortadoğu’daki federalizmin en başarılı örneği olacaktı. Parlamentosu, hükümeti, güvenlik güçleri, gayriresmi dış politikası, petrol gelirleri ve uluslararası aktörlerle doğrudan ilişkileri olan bir bölge. Ancak yirmi yılı aşkın bir sürenin ardından, mevcut gerçeklik başlangıçtaki vaatlerden oldukça uzaktır.
Bölge ekonomisi hâlâ tek bir gelir kaynağına, yani petrole bağımlıdır. Bu petrolün ihracatı da Erbil’in tam kontrolünde olmayıp, Bağdat ile yapılan anlaşmalara ve Türkiye topraklarından geçen boru hatlarına bağlıdır. Güvenlik alanında, bölge yönetimi meşru şiddet tekelini tek bir çatı altında toplayamamış, güvenlik yapıları büyük ölçüde parti aidiyetlerine göre bölünmüş durumda kalmıştır. Siyaset alanında ise KDP ve KYB arasındaki rekabet, fiilen bir güç ikiliği yaratmış; bu durum birçok yönden uyumlu bir siyasi birimden ziyade partisel bir konfederasyona benzemektedir.
Belki de en önemli soru şudur: Eğer federalizm yönetim sorununu çözecek idiyse, neden yirmi yıl sonra bile Erbil ve Süleymaniye güvenlik, ekonomi, dış politika ve hatta idari yönetim gibi en temel konularda hâlâ tamamen farklı yaklaşımlara sahip?
Suriye’deki Kürt bölgelerinin deneyimi bu açıdan daha da radikal bir örnektir. İç savaşın ilk yıllarında yerel demokrasi, özerklik ve toplumsal katılım gibi kavramlarla tanıtılan bu proje, pratikte büyük ölçüde bölgedeki askeri dengelere bağımlı kalmıştır. Varlığını yerleşik ulusal kurumlara değil, ABD güçlerinin varlığına, Suriye merkezi hükümetinin zayıflığına, DEAŞ tehdidine ve dış aktörlerin güvenlik hesaplarına dayandırmıştır.
Bu bağımlılık önemli bir gerçeği açığa çıkardı: Bir siyasi yapının hayatta kalması iç dinamiklerden ziyade dış güçlerin iradesine bağlı olduğunda, o yapı özerk bir birim olmaktan ziyade jeopolitik rekabetlerin bir tampon bölgesi haline gelir.
Esasen hem Irak Kürdistan Bölgesi hem de Suriye’deki Kürt bölgeleri temel bir paradoksla karşı karşıya kalmıştır. Her ikisi de özerkliğin sembolü olacaktı, ancak her ikisinin de varlığı kendi kontrolleri dışındaki değişkenlere bağlandı. Biri Bağdat, Ankara, Tahran ve Washington denklemine kilitlenirken, diğeri Washington, Şam, Moskova ve Ankara’nın kararlarına pamuk ipliğiyle bağlandı.
Bu durum bizi daha büyük bir soruya götürüyor: Sorun federalizmin kendisinde mi, yoksa federalizmin uygulandığı tarihi koşullarda mı?
Federalizm yanlıları genellikle Almanya, İsviçre, Kanada veya Amerika Birleşik Devletleri gibi örnekleri gösterirler. Ancak genellikle göz ardı edilen şey, bu ülkelerde modern devletin ortaya çıkış sürecinin Ortadoğu’dan kökten farklı olmasıdır. Birçok Batı ülkesinde devlet ve ulus, nispeten içsel ve tarihi bir süreçte evrilmiştir. Siyasi kurumlar, hukuk sistemi, partiler, medya ve ulusal kimlik uzun bir süreçte şekillenmiş, ardından bu sağlam temel üzerine çeşitli yerelleşme ve adem-i merkeziyetçilik modelleri inşa edilmiştir.
Ortadoğu’da ise durum farklıydı. Bölgedeki modern devletlerin büyük bir kısmı, uluslaşma süreci tamamlanmadan önce, 20. yüzyılın sömürgeci rekabetleri bağlamında kuruldu. Sınırlar çizildi, devletler inşa edildi und ancak ondan sonra ulus inşa projesi başladı. Başka bir deyişle, birçok durumda devlet ulustan önce geldi.
Bu sürecin sonucu olarak, bölge devletleri gelişmiş güç paylaşımı biçimlerini yönetecek kurumsal uyum düzeyine çoğunlukla ulaşamadı. Böyle kırılgan ortamlarda, siyasi adem-i merkeziyetçilik yerel kurumların gelişmesine yol açmak yerine; genellikle aşiret ağlarının, aile hanedanlıklarının, parti feodalizminin ve dış bağımlılıkların yeniden üretilmesine neden oldu.
Bu açıdan bakıldığında, Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki kriz sadece bir federalizm krizi olarak görülemez. Sorun, yıllarca süren özerkliğe rağmen ekonominin hâlâ petrole bağımlı olması, kamu kurumlarının partilerin gölgesinde kalması, medyanın aşırı kutuplaşması ve ailevi/partisel rekabetlerin güç yapısının önemli bir kısmına gölge düşürmesidir.
Suriye’deki Kürt bölgeleri de ideolojik farklılıklarına rağmen nihayetinde benzer bir sorunla karşı karşıya kaldı. Merkezi devlete alternatif olarak tasarlanan bir yapı, kendisini jeopolitik ve askeri bağımlılıklardan kurtaramadı ve sonuç olarak bölgesel dengelerin değişimine karşı son derece savunmasız kaldı.
Dolayısıyla, bu iki deneyimden çıkarılacak en önemli ders, Ortadoğu’nun asıl sorununun ne merkeziyetçilik ne de federalizm olduğudur; asıl sorun modern devletin yokluğudur.
Modern devlet sadece bir ordu ve bürokrasinin varlığı demek değildir; gücü sınırlayabilen, hesap verebilir ve öngörülebilir kılan kurumların varlığı demektir. Toplumun bağrından çıkan köklü siyasi partiler, özgür medya, bağımsız yargı sistemi, mali şeffaflık, hukukun üstünlüğü, elitlerin dolaşımı, vatandaşların sorumluluk bilinci ve kamu yararı ile grup çıkarları arasındaki net ayrım, böyle bir düzenin temel unsurlarıdır.
Ortadoğu’nun daha zayıf devletlere değil, daha yetkin ve işlevsel devletlere ihtiyacı vardır; otorite ile hesap verebilirliği aynı anda bünyesinde barındırabilen devletlere. Kamu denetimi olmayan siyasi merkeziyetçilik diktatörlüğe, modern kurumlardan yoksun federalizm ise yeni bir feodalizme (mülûkü’t-tavâif) yol açar.
Belki de bölgedeki en büyük entelektüel hata, güç haritasını değiştirerek güç sorununun çözüleceğini sanmaktır. Irak Kürdistan Bölgesi ve Kuzey Suriye deneyimleri gösterdi ki, kurumlaşma olmadan gücü dağıtmak, yalnızca kırılganlığı dağıtmaktır. Ortadoğu’yu birbirini izleyen krizler sarmalından çıkaracak olan şey, gücün daha fazla parçalanması ya da mutlak merkeziyetçilik değil; toplumsal çoğulculuğu hukuk, siyasi katılım ve kalıcı kurumlar çerçevesinde yönetebilecek devletler inşa etmektir.
Bu aşama geçilmediği sürece her özerklik, federalizm veya adem-i merkeziyetçilik projesi, siyasi olgunluğun bir göstergesi olmaktan ziyade, bölgesel ve uluslararası güçlerin rekabet aracına dönüşme riskiyle karşı karşıyadır; tıpkı Irak Kürdistan Bölgesi ve Suriye’deki Kürt projesinin her birinin farklı şekillerde tecrübe ettiği kader gibi.
Bununla birlikte, 21. yüzyılda devlet inşası tartışması sadece gücün merkezileşmesi veya dağıtılması sorununa indirgenemez. Küresel deneyimler gösteriyor ki, modern bir devlet ancak etkinliğinin yanı sıra insan haklarının temel ilkelerine de bağlı kaldığında kalıcı bir meşruiyet kazanabilir.
Ortadoğu’da sıkça yapılan hatalardan biri, özerklik veya federalizm projelerinin başarısızlığı ortaya çıktığında, bazılarının çözümü daha fazla merkeziyetçilikte aramasıdır. Oysa bölgenin tarihi deneyimi göstermiştir ki, hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü, vatandaşlık haklarının güvencesi ve hesap verebilirlik mekanizmaları olmadan gücün merkezileştirilmesi modern devlete değil, yalnızca otoriterliğin yeniden üretilmesine yol açar.
Bu nedenle asıl mesele ne merkeziyetçilik ne de federalizmdir. Asıl mesele, yönetim kalitesidir. Vatandaşlarının temel özgürlüklerini güvence altına alamayan, azınlık haklarını tanımayan, barışçıl siyasi katılım yollarını açmayan ve topluma karşı hesap vermekten kaçınan bir devlet, en üst düzeyde idari merkeziyetçiliğe sahip olsa bile nihayetinde bir meşruiyet kriziyle karşılaşacaktır.
Bu açıdan bakıldığında, insan hakları paradigması sadece ahlaki veya idealist bir söylem değil, aynı zamanda siyasi istikrarın temel ön koşullarından biridir. Bireysel ve kolektif hakların tanındığı, bağımsız medyanın faaliyet gösterdiği, siyasi partilerin toplumun içinden organik olarak doğduğu ve vatandaşların kamu kararlarına katılabildiği toplumlar, şiddetli ayrışmalara ve kimlik krizlerine çok daha az maruz kalırlar.
Irak Kürdistan Bölgesi ve Kuzey Suriye deneyiminin en önemli dersi de muhtemelen budur. Bu iki deneyimin temel sorunu sadece yetki eksikliği veya özerk yapıların yetersizliği değildi; modern kurumlaşma sürecindeki sınırlılıklardı. Hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verebilirliği, medya özgürlüğü, sivil toplumun bağımsızlığı ve insan haklarına saygı olmadan, ister merkeziyetçi ister federal olsun hiçbir güç dağılımı biçimi kalıcı istikrar sağlayamaz.
Sonuç olarak, Ortadoğu’nun geleceği ne gücün mutlak merkeziyetçiliğinde ne de özerk birimlerin sonsuzca çoğalmasında yatmaktadır. Bölgenin geleceği; otorite ile özgürlük, siyasi birlik ile toplumsal çoğulculuk, yönetim etkinliği ile vatandaşların temel hakları arasında denge kurabilen devletlerin inşasındadır. Ancak böyle bir çerçevede etnik, dini ve kültürel çeşitlilik bir kriz kaynağı olmaktan çıkıp Ortadoğu toplumlarının toplumsal ve siyasi sermayesinin bir parçası haline gelecektir.





