Irak Kürt Bölgesi’nin soğuk dağlarında, silahlı yüzlerin ve cafcaflı siyasi sloganların ardında acı bir gerçek gizlidir; yıllardır sesleri duyulmayan kızların gerçeği. Onlar ne savaşmak ne de acı ve tecrit içinde yaşamak için doğdular; ancak şu anda özgürlük çığlıkları atan, fakat uygulamada üyelerini en temel insan haklarından mahrum bırakan bir grubun kuşatması altında mahsur kalmış durumdalar.
Deutsche Welle (DW) muhabirinin, Hüseyin Yazdanpanah komutasındaki paramiliter grubun kampından aktardığı raporda, kamuoyunu herhangi bir görüntü veya silahtan daha fazla sarsan şey, röportaj sırasında aniden gözyaşlarına boğulan genç bir kızın istemsiz ağlayışıydı. Bu kızın kurduğu tek bir cümle, yaşanan trajedinin derinliğini ortaya koymaya yetiyordu:
“İki yıldır ailemle iletişime geçemedim.”
Bu birkaç kelime, siyasi ve askeri unvanların arkasında kimlikleri ve hayatları kurban edilen insanların sessiz esaretinin tam bir özetidir. Ailelerinin kucağından koparılan, en temel iletişim hakkından mahrum bırakılan ve psikolojik, duygusal ve ideolojik baskılar altında günlerini geçiren kızların hikayesidir bu.
Yıllardır insan hakları örgütleri ve bağımsız medya, bu grubun şiddet içerikli eylemlerinden ve insanlık dışı kısıtlamalarından bahsetmektedir; aileyle görüşme yasağından psikolojik baskılara, tehditlere, cezalara ve işkence, taciz, hatta şüpheli ölümlere dair sarsıcı raporlara kadar. Ancak tüm bu uyarılara rağmen, bu kadınların kaderi üzerinde hâlâ ağır bir sessizlik gölgesi hüküm sürmektedir.
Daha da acı olanı, Irak Kürt Bölgesi’ndeki bazı siyasi akımların bu gruba mali ve askeri destek sağladığına dair çok sayıda raporun bulunmasıdır; bu destek, kurbanları her zamankinden daha savunmasız bırakmaktadır. Birçok genç nüfusun ve hatta Kürt işçilerin, baskı ve zorlama altında bu silahlı yapıya çekildiği söylenmektedir; burası çıkışın kolay olmadığı ve normal hayata dönüşün uzak bir rüyaya dönüştüğü bir yerdir.
O kızın gözyaşları sadece tek bir kişinin gözyaşı değildi; belki de hiçbir zaman konuşma fırsatı bulamayacak olan yüzlerce isimsiz kızın sessiz çığlığıydı. Onlar sessizlik içinde yıpranırken, dış dünya ya seslerini duymuyor ya da duymamayı tercih ediyor.
“Diji Kano” (Kanuna Karşı) belgeseli, bu acı gerçeğin bir kesitini aktarmaya çalıştı; siyasi oyunların, organize şiddetin ve güç tutkusunun kurbanı olan kadınların hikayesini. Ancak büyük soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Kurbanlar savunmasız ve uzaklara savrulmuş kadınlar olduğunda, küresel vicdan neden bu kadar sessiz kalıyor?
Bugün mesele sadece silahlı bir grup meselesi değildir; mesele, sessizliğin gölgesinde yavaş yavaş unutulan insanlardır. Belki de tek arzuları annelerinin sesini bir kez daha duymak olan kızlardır.




