Makale

Ramazan Savaşı Sırasında İran’ın Altyapısına Yönelik Saldırı: Uluslararası İnsancıl Hukukun Temel İhlallerinin Analizi

Hirad Rahmanpur'un Ülkedeki Elektrik Santralleri, Hastaneler ve Okulların Hedef Alınarak Bombalanması ile 1405 İlkbaharı Saldırılarındaki "Toplu Cezalandırma" ve Savaş Suçlarının Hukuki Örnekleri Üzerine Analitik İncelemesi

Yazar: Hirad Rahmanpur

1405 ilkbaharında elektrik santrallerine, hastanelere ve sivil mekanlara yönelik askeri eylemler, “askeri gereklilik” sınırlarını aşmış ve “toplu cezalandırma” konusunda alarm zillerini çalmıştır.

Savaş, uluslararası hukuk alanında kanunsuz bir durum değil, aksine güç kullanımının meşruiyetinin her zaman “Uluslararası İnsancıl Hukuk” (UİH) ölçütüyle tartıldığı bir olgudur. Siyonist-Amerikan rejiminin “Ramazan Savaşı” sırasındaki sivil altyapılara yönelik saldırgan hamlesi, konvansiyonel bir askeri çatışmanın ötesinde, uluslararası emredici normlara uyumda derin bir kopuşu göstermektedir. Bir ulusun hayati damarları — elektrik santrallerinden ve yakıt depolarından okullara ve yardım merkezlerine kadar — hedefli saldırıların odağı haline geldiğinde, “askeri gereklilik” kavramı toplu cezalandırma lehine gasp edilmiş demektir. Bu yazı, hukuki standartlara ve 1405 Ferverdin ortasına kadar kaydedilen verilere dayanarak bu açık ihlalin boyutlarını açıklamaktadır.

Ayrım gözetme ilkesinin ihlali ve sivil mallara saldırı, uluslararası insancıl hukukun ilk ve en temel ilkesi olan “Ayrım Gözetme İlkesi” (Distinction) dir. Cenevre Sözleşmeleri’ne Ek 1 No’lu Protokol’ün (1977) 48. maddesi uyarınca, çatışmanın tarafları her zaman muharipler ile siviller ve askeri hedefler ile sivil mallar arasında ayrım yapmak zorundadır. Bununla birlikte, 1405 Ferverdin ortasına kadar kaydedilen istatistikler bu ilkenin göz ardı edildiğine dair çarpıcı bir tablo sunmaktadır: 19.755’ten fazla konut ve 4.511 ticari birimin yıkılması veya ciddi şekilde hasar görmesi, saldırıların kapsamının askeri hedeflerin ötesine geçerek kentsel ve kırsal yaşam alanlarına yayıldığını göstermektedir. Aynı protokolün 52. maddesi uyarınca, doğrudan askeri işlevi olmayan altyapılar saldırılardan muaftır ve bunlara yönelik her türlü saldırı, emredici kuralların (Jus Cogens) açık bir ihlali olarak kabul edilir.

Hayatta kalmanın temelleri ve devredilemez haklar da 1. Protokol’ün 54. maddesinde kapsanmaktadır. Uluslararası hukuk özellikle sivil nüfusun hayatta kalması için zaruri olan tesislere yönelik saldırıları yasaklamıştır. Yakıt depolarının, elektrik santrallerinin ve enerji nakil hatlarının imha edilmesi sadece fiziki varlıklara zarar vermekle kalmaz; aynı zamanda “sağlık hakkı” ve “yaşam hakkı” tedarik zincirini de kesintiye uğratır. Bir hastane elektrik veya yakıt yokluğu nedeniyle hizmet veremez hale geldiğinde, bundan kaynaklanan kayıplar doğrudan saldıran gücün hanesine yazılır. Ayrıca, 69 okulun hasar gördüğüne dair raporlar, yıkıcı kuşaksal ve kültürel etkiler doğuran “eğitim hakkına” (Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi Madde 13) yönelik bir saldırıdır. Bu eylemler, tali bir zarar (Collateral Damage) değil, bir toplumun medeniyet temellerini felç etmek için yapılmış hedefli bir yıkım olarak değerlendirilmektedir.

Belki de bu saldırının hukuki sicilindeki en kara sayfa, 16 Kızılay merkezine ve 21 ambulansa yapılan saldırıdır. 1. ve 4. Cenevre Sözleşmelerine göre, münhasıran yaralı ve hastaların tedavisiyle ilgilenen seyyar ve sabit tıbbi birimler ile yardım personeli özel koruma altındadır. Ambulanslara ve sağlık personeline yönelik saldırılar, uluslararası hukuk çerçevesinde sadece savaş suçu değil, amacının sivilleri hayatta kalma son şanslarından mahrum bırakmak olduğu bir tür “hukuki barbarlık” olarak tanımlanmaktadır. Bu saldırılar, savaş hukukuna hakim olan ruhu, yani “insanlık ilkesini” (Humanity Principle) tamamen zedelemiştir.

Altyapıya yönelik bu saldırıların yaygın ve sistematik doğası, “operasyonel hata” varsayımını çürütmekte ve “Toplu Cezalandırma” (Collective Punishment) tezini güçlendirmektedir. 4. Cenevre Sözleşmesi’nin 33. maddesine göre, sivil kişilerin işlemedikleri fiiller nedeniyle cezalandırılması mutlak surette yasaktır. Elektrik santrallerine ve dağıtım şebekelerine saldırmanın amacı, temel ihtiyaçlardan mahrum bırakarak bir ulusun kolektif iradesine baskı yapmak olduğunda, mevcut kanıtlar Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Roma Statüsü uyarınca insanlığa karşı suçlar veya savaş suçları kapsamında sınıflandırılabilecek bir “ortak suç planına” işaret etmektedir.

Uluslararası sorumluluk hukuku (Devletlerin Uluslararası Haksız Fiillerinden Doğan Sorumluluğuna İlişkin Madde Tasarıları) perspektifinden, bir devlet veya onun kontrolü altındaki güçler tarafından işlenen her uluslararası haksız fiil, hesap verebilirlik ve tazminat (Reparation) yükümlülüğü doğurur. İran’ın altyapısının bu denli geniş çapta tahrip edilmesi, mali bir zararın ötesinde “uluslararası kamu düzenine verilmiş bir zarar” olarak kabul edilir. Buna göre, uluslararası toplum sadece bu eylemleri siyasi açıklamalarla kınamakla kalmamalı, aynı zamanda titiz bir durum tespiti (Fact-finding) ile bu saldırıların emir verenleri ve faillerinin kovuşturulması için hukuki mekanizmaları harekete geçirmelidir.

Ramazan Savaşı sırasında altyapıya yönelik saldırgan hamlenin kesin bir dille kınanması, insan haklarının ve insancıl hukukun sistematik ihlalinin somut bir tezahürüdür. Bu eylemler, savaş mantığını hukuki medeniyet öncesi bir döneme — muharip ile sivil arasında hiçbir sınırın olmadığı bir döneme — geri döndürme çabası olarak değerlendirilmektedir. Bu saldırılar; ayrım gözetme ilkesinin kasten ihlal edilmesi, hayatta kalmak için zaruri olan tesislerin hedef alınması, koruma altındaki yardım kuruluşlarına saldırılması ve toplu cezalandırma politikasının uygulanması şeklindeki dört gerekçeyle kesin olarak mahkum edilmektedir. Uluslararası hukuk tarihi tanıklık edecektir ki, hayati yaşam altyapılarının sistematik olarak yok edilmesi karşısında sessiz kalmak, küresel normların ahlaki çöküş fermanını imzalamak anlamına gelir. Adalet, sadece fiziki faillerin değil, aynı zamanda bu “altyapıya yönelik saldırının” makro mimarlarının da yetkili mahkemeler önünde hesap vermesini gerektirir. Sivil altyapıyı savunmak, insanlık onurunun maddi varlığını savunmaktır ve bu konuda gösterilecek her türlü hoşgörü, gelecekte daha korkunç suçlar işlenmesine yönelik bir icazet olarak kabul edilebilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu