Her silahlı çatışmada akıllara gelen ilk soru genellikle şiddeti kimin başlattığıdır. Oysa uluslararası hukuk açısından asıl kritik soru, şiddet sarmalı başladıktan sonra tarafların uyması gereken kuralların neler olduğudur.
Devletlerin ciddi güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kaldığı, aynı zamanda devlet dışı silahlı grupların birçok çatışmada etkin rol oynadığı günümüz dünyasında, ulusal güvenlik ile insan hakları arasında makul bir denge kurabilmek, küresel hukuk sisteminin en büyük sınamalarından biri haline gelmiştir.
Son on yıllarda, dünyanın farklı bölgelerindeki silahlı gruplar; “direniş”, “kendi kaderini tayin hakkı” veya “meşru müdafaa” gibi kavramlara sığınarak silahlı eylemlere girişmektedir. Buna karşılık devletler, bu tür faaliyetleri egemenliklerine, toprak bütünlüklerine ve kamu güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak kabul ederek mücadele etmeyi asli görevleri sayarlar. Bu denklemde her iki taraf da kendi eylemlerine hukuki bir zemin yaratmaya çalışsa da, iddiaların meşruiyeti siyasi söylemlerle değil, yalnızca uluslararası insancıl hukuk kuralları çerçevesinde ölçülebilir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen uluslararası düzenin temel taşı, kuvvet kullanma yasağı ve devletlerin egemenliğine saygı ilkesidir. Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nı kaleme alanlar, sınırların belirsizleşmesinin ve kontrolsüz güç kullanımının dünyayı yeniden felakete sürükleyeceğini öngörmüşlerdir. Dolayısıyla, devletlerin toprak bütünlüğünün korunması ve ulusal egemenliğe saygı gösterilmesi, yalnızca siyasi bir tercih değil, küresel güvenliğin de ana kolonudur.
Tam da bu sebeple devletler, vatandaşlarının güvenliğini temin etmek ve kamu düzenini korumakla yükümlü asli aktörlerdir. Meşru güç kullanma tekeli, modern devletin en belirgin özelliğidir ve bu tekelin amacı, hukukun üstünlüğü yerine kaosun ve kişisel intikam mekanizmalarının geçmesini engellemektir. Bir devlet vatandaşlarının can, mal ve güvenlik haklarını koruyamadığı takdirde, varoluşsal meşruiyet zeminini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Ne var ki devletlerin güvenlik sağlama yetkisinin tanınması, onlara sınırsız bir hareket alanı veya keyfilik hakkı vermez. Uluslararası hukuk belgeleri, tüm güvenlik tedbirlerinin yasal sınırlar içinde yürütülmesini emreder. Güç kullanımının meşruiyeti; gereklilik, orantılılık ve hesap verebilirlik ilkeleriyle ölçülür. Bu sınırları aşan her türlü müdahale, temel insan haklarının ihlaline zemin hazırlayarak devlet kurumlarına olan toplumsal güveni zedeler.
Bu alandaki en tartışmalı konulardan biri de bazı devlet dışı silahlı grupların “meşru müdafaa” kavramına sığınmasıdır. BM Antlaşması’nın 51. maddesi, meşru müdafaa hakkını yalnızca bir devlete yönelik silahlı saldırı durumunda tanımakta ve uluslararası hukuk literatürü bu hakkı devletler arası ilişkiler bağlamında yorumlamaktadır. Bu nedenle hukukçuların büyük bölümü, devlet dışı yapıların doğrudan bu maddeye dayanarak eylemlerini meşrulaştırma çabasının hukuken geçersiz olduğunu savunmaktadır.
İstisnai durumlarda devlet dışı aktörlere sınırlı bir savunma hakkı tanıyan azınlık görüşler dahi, bunu son derece katı şartlara bağlar. Bunlar; ani gereklilik, güç kullanımında orantılılık ve en önemlisi sivillerin korunması başta olmak üzere insancıl hukuk kurallarına tam uyumdur. Sonuç itibarıyla meşru müdafaa tezi; çatışmaları tırmandıran, geniş kitleleri tehlikeye atan ve sivillerin hayatını hiçe sayan sürekli silahlı operasyonların kılıfı olamaz.
Çatışma analizlerinde ulusal güvenlik ile insan hakları sıklıkla birbirinin karşıtı gibi sunulur; sanki birinin varlığı diğerinin feda edilmesini gerektiriyormuş algısı yaratılır. Oysa dünya genelindeki tecrübeler, bu iki kavramın rakip değil, birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu kanıtlamaktadır. Güvenliğin olmadığı bir toplumda eğitim, kalkınma, ekonomik refah ve insan onuru korunamaz. Öte yandan, temel hakların bastırılması ve cezasızlık üzerine inşa edilen yapay bir güvenlik anlayışı da uzun vadede istikrarsızlığa mahkumdur.
Silahlı çatışmaların asıl kurbanları, her zaman bu süreçlerde hiçbir rolü olmayan masum sivillerdir. Çocuk askerlerin yasaklanması gibi kritik kuralların göz ardı edildiği ortamlarda çocuklar eğitimden mahrum kalmakta, aileler yurtlarından edilmekte ve şiddetin psikolojik yıkımı nesiller boyu sürmektedir. Bu yüzden uluslararası insancıl hukuk , savaşın en acımasız anlarında bile sivilleri korumayı ve şiddetin sınırlarını çizmeyi hedefler.
Asya, Afrika, Avrupa ve Latin Amerika’daki onlarca çatışmanın analizi, uzun süreli savaşların nadiren kalıcı barış veya refah getirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Şiddetin azaltılması, askeri yöntemlerden ziyade; diyalog, siyasi reformlar, ekonomik kalkınma ve toplumsal katılımın artırılmasıyla mümkündür. Gerçek ve kalıcı güvenlik, ancak kanunların herkese eşit uygulandığı ve vatandaşların geleceğe güvenle bakabildiği adil bir düzende hayat bulur.
Son tahlilde, insan hakları ancak tüm taraflar için eşit şekilde talep edildiğinde gerçek bir anlam kazanır. Devletler güvenlik operasyonlarında yasalarla ve hesap verebilirlikle yükümlü olduğu gibi, silahlı gruplar da kendilerini uluslararası hukuktan ve insancıl yükümlülüklerden muaf tutamazlar. Hiçbir siyasi, askeri veya ideolojik hedef, insan onuru ve yaşam hakkının çiğnenmesinin gerekçesi olamaz.
Özetle, ulusal güvenlik ve insan hakları birbirine zıt yollar değil, istikrarlı bir düzenin iki ana sütunudur. Güvenlikten yoksun bir toplum gelişim fırsatlarını kaybederken, insan haklarının çiğnendiği bir toplum da er ya da geç meşruiyet kriziyle sarsılacaktır. Uluslararası hukukun seksen yılı aşan birikimi bize şu yalın gerçeği fısıldamaktadır: Güvenlik ancak hukuk çerçevesinde uygulandığında kalıcıdır; hukuk ise ancak insan onuru korunduğunda meşru ve geçerlidir.





