Sanandajlı iki çocuğun davası, adli detaylar ve ceza yargılaması sürecinden bağımsız olarak, bir kez daha acı ve tekerrür eden bir gerçeği gündeme taşımıştır: Çocuklara yönelik aile içi şiddet, münferit bir olay değil, sosyal koruma sistemindeki yapısal çatlakların bir göstergesidir. Bu vakada yaşananlar, sadece bir ailedeki kriz durumunun tespiti değil; insan hakları literatüründe “etkili koruma ihmali” (failure to protect) kavramı altında analiz edilebilecek bir dizi gecikme, kurumsal zafiyet ve önleme mekanizmalarındaki yetersizliğin somut bir yansımasıdır.
Uluslararası insan hakları hukuku perspektifinden devletler, sadece çocuk haklarının doğrudan ihlalinden kaçınmakla yükümlü değildir; aynı zamanda aile içi şiddeti önleme, tespit etme ve zamanında müdahale etme konusunda pozitif bir yükümlülük taşırlar. Bu yükümlülük, devletleri çocukları “her türlü fiziksel veya zihinsel şiddetten” etkili bir şekilde korumaya açıkça zorunlu kılan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (ÇHS) gibi temel belgelerde sabitleşmiştir. Dolayısıyla, bu tür davalardaki asıl mesele sadece “şiddetin meydana gelmesi” değil, koruyucu sistemin kriz derinleşmeden önce neden etkili ve önleyici bir müdahalede bulunamadığıdır.
Sanandaj vakasında, vatandaşların ilk ihbardaki rolüne ilişkin paylaşılan anlatılar, gizli şiddeti tespit etmedeki ilk halkanın resmi yapılar değil, kayıt dışı sosyal ağlar olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu durum bir yandan sosyal sermayenin ve toplumsal duyarlılığin önemini ortaya koyarken, diğer yandan resmi izleme ve erken uyarı sistemlerindeki ciddi zafiyeti gözler önüne sermektedir. Etkin çocuk koruma sistemlerinde; okulların, sağlık merkezlerinin, sosyal hizmet uzmanlarının ve yerel kurumların, kriz büyüdükten sonra halktan gelecek düzensiz ihbarları beklemek yerine, tehlike işaretlerini tespit etmede sistematik ve aktif bir rol oynaması beklenir.
Bu doğrultuda, başta Refah Örgütü (Behzisti) ve özellikle Sosyal Acil Durum (Orzhans-e Ejtemai) olmak üzere ilgili kurumların rolü, “derhal ve zararı en aza indiren müdahale” ilkesi ışığında değerlendirilmelidir. Bu kurum son yıllarda aile içi krizlere müdahalede temel güç olarak kabul edilse de müdahaledeki gecikmeler, insan kaynaklarının yetersizliği ve coğrafi kapsayıcılığın eksikliğine dair süregelen raporlar, yürütme yapısının yeterliliği konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. Nitekim vatandaş ihbarlarına veya kurumsal raporlara yanıt verme mekanizması gecikme ya da risk tespiti eksikliğiyle malul olduğunda, erken önleme ilkesi fiilen işlevsiz kalacaktır.
İnsan hakları perspektifinden bu alanda getirilebilecek en önemli eleştirilerden biri, bütünleşik bir “çocuk istismarı risk yönetimi” sisteminin bulunmayışıdır. Dünyadaki pek çok gelişmiş çocuk koruma sisteminde; eğitim, sağlık, adli ve sosyal veriler, risk kalıplarının zamanında tespit edilmesi amacıyla kurumlar arası bir havuzda toplanır. Buna karşın, kurumsal dağınıklık, ortak bir veri tabanının olmamasından kaynaklanan zafiyetler ve kurumlar arası veri akışındaki zayıflık, ciddi bir kriz patlak vermeden önce uyarı sinyallerinin gözden kaçırılmasına neden olmaktadır.
Diğer bir mesele ise toplumsal farkındalık ve sosyal eğitim düzeyidir. Sanandaj vakasında vatandaşlar ilk ihbarda kilit bir rol oynamış olsalar da bu durum bizi önemli bir yapısal boşluktan alıkoymamalıdır: Toplumun ihbar mekanizmaları hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması, çocuk istismarı belirtileri konusunda genel bir eğitim eksikliği ve sosyal müdahale konusundaki korku veya tereddütler. Pek çok benzer vakada çevredekilerin sessizliği duyarsızlıktan değil; ihbarda bulunabilecekleri açık, güvenli ve güvenilir yolların bulunmamasından kaynaklanmaktadır.
Devletin yükümlülükleri açısından “etkili korumayı garanti etme” ilkesi, sadece koruyucu kurumların kurulmasıyla sınırlı kalmayıp; yeterli kaynakların sağlanmasını, uzman personelin eğitilmesini, bağımsız denetim mekanizmalarının oluşturulmasını ve kurumsal hesap verebilirliğin güvence altına alınmasını da kapsar. Bu alanlardaki her türlü zafiyet, insan hakları literatüründe kırılgan bireylerin temel haklarının sistematik olarak ihlal edilmesi anlamına gelen “yapısal ihmal” kavramı altında analiz edilebilir.
Sonuç olarak, Sanandajlı iki çocuğun davası münferit bir olay olarak değil, çok daha geniş bir sorunun işareti olarak görülmelidir: Gizli aile içi şiddet karşısında sosyal koruma sisteminin kırılganlığı. Suçluların cezai sorumluluğu kendi mecrasında eksiksiz ve adil bir şekilde yargılanmalıysa da devletin och ilgili kurumların yapısal düzeydeki hesap verebilirliği hâlâ açık ve yanıt bekleyen bir konudur.
Temel soru geçerliliğini korumaktadır: İlk işaretler görüldüğü halde sistem bunlar krize dönüşmeden önce etkili bir tepki göstermiyorsa, bu tür trajedilerin tekrarlanması nasıl önlenebilir? Bu sorunun cevabı, sadece yasalar düzeyinde değil, sahada ve uygulamada çocuk koruma sisteminin etkinliğini ölçen gerçek kriter olacaktır.





