İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP) sözcüsü Halid Azizi, son mülakatında askeri saldırılar ve İran’ın siyasi geleceği hakkında konuştu; ancak örgütsel yapıların şeffaflığı, konuşlanma bölgelerindeki sivillerin durumu ve insan hakları hesap verebilirlik standartlarına dair ciddi sorular hâlâ yanıtsız kalmaya devam ediyor.
İran Kürdistan Demokrat Partisi sözcüsü Halid Azizi’nin son mülakatı, bölgedeki gelişmelere ilişkin yalnızca siyasi bir duruş olmanın ötesinde, insan hakları perspektifinden sivillerin durumu, devlet dışı silahlı grupların sorumluluğu ve siyasi faaliyet ile güvenlik yapıları arasındaki sınır hakkında önemli sorular barındırmaktadır. Bu sorular, son yıllarda Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) üslenmiş silahlı partilerin dosyasında defalarca gündeme getirilmiş ancak henüz net bir yanıt bulamamıştır.
Halid Azizi bu söyleşide, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki Kürt partilerinin güçlerinin ve üyelerinin konuşlandığı kampların “askeri karargah” olmadığını ve buralarda yaşayanların bir kısmını İranlı Kürt mülteciler ile ailelerin oluşturduğunu defalarca vurgulamaktadır. Ancak aynı zamanda Demokrat Parti’nin “askeri kanadı”nın varlığından ve İslam Cumhuriyeti’nin saldırılarına karşı silahlı savunmanın gerekliliğinden bahsetmektedir. Bu ikilem, uluslararası insancıl hukuk (UİH) açısından ciddi bir sorunu ortaya koymaktadır: Siyasi yapı, mülteci alanı ve güvenlik teşkilatı arasındaki sınırın net olmadığı koşullarda sivil güvenliği nasıl garanti altına alınabilir?
Birçok bölgesel çatışmada, insani kayıpların artmasındaki temel faktörlerden biri, sivil alanlar ile örgütsel mekanların eş zamanlı kullanımı olmuştur. Mültecilerin, ailelerin veya sivil aktivistlerin barındığı kamplar, silahlı gruplara bağlı yapıların yakınında yer aldığında, bu bölgelerin askeri saldırıların hedefi olma riski katlanarak artar. Böyle bir durumda asıl kurbanlar siyasi liderler değil; sivil sakinler, kadınlar, çocuklar ve silahsız kişiler, yani kendilerini fiilen bir sınır ötesi çatışmanın ortasında bulan insanlar olacaktır.
Diğer taraftan mülkatta “demokrasi”, “diyalog” ve “siyasi çeşitlilik” gibi kavramlara yoğun bir vurgu yapıldığı görülmekte, ancak örgüt içi insan hakları standartlarına neredeyse hiç değinilmemektedir. İnsan hakları literatüründe, sadece bir hükümete muhalif olmak veya demokrasi gibi kavramları savunmak, bir siyasi harekete meşruiyet kazandırmak için tek başına yeterli değildir. Önemli olan, grupların şeffaflık, hesap verebilirlik, iç eleştiri hakkı, üye haklarına riayet ve kırılgan bireylerin korunması gibi ilkelere fiilen ne ölçüde bağlı olduğudur.
Bu diyalogda temel sorular yanıtsız kalmaktadır: Bu partilerin performansını denetleyecek bağımsız mekanizma nedir? Kamp sakinlerinin hukuki ve güvenlik statüleri nasıl tanımlanmaktadır? Bu alanlarda bulunan kişilerin, özellikle de ergenlerin ve gençlerin, örgütsel veya güvenlik baskılarına maruz kalmayacağına dair ne tür güvenceler vardır? En önemlisi de bu kamplardaki üyelerin veya sakinlerin haklarının ihlal edildiğine dair iddiaları incelemekle sorumlu olan kurum hangisidir?
Halid Azizi’nin siyaset ve diyalogda “kırmızı çizgilerin olmaması gerektiği” yönündeki vurgusu da dikkate değer bir başka noktadır. Siyasi akımlar arasındaki diyalog demokratik süreçlerin bir parçası olarak kabul edilse de, insan hakları alanında net ölçütlerin bulunmaması, sorumluluk konusunda belirsizliğe yol açabilir. Bölgedeki birçok devlet dışı silahlı grubun deneyimi göstermiştir ki, şeffaf insan hakları çerçevelerinin eksikliği; üye haklarının zayıflatılmasına, kişisel özgürlüklerin kısıtlanmasına ve hesap vermeyen yapıların oluşmasına zemin hazırlamaktadır.
Ayrıca bu süreçte, siyasi liderlik ile krizin gerçek meydanı arasındaki mesafe de dikkat çekicidir. Kürt partilerinin lider ve sözcülerinin bir kısmı, yıllardır çatışma bölgelerinin uzağında, Batı ülkelerinde veya daha güvenli bölgelerde medya ve siyaset faaliyetleri yürütürken; güvenlik gerilimlerinin, füze saldırılarının ve sınır güvensizliğinin asıl bedelini yerel halk, aileler ve kamplardaki unsurlar ödemektedir. İnsan hakları açısından bu durum önemli bir soruyu doğurmaktadır: Kriz meydanının dışında yerleşik siyasi liderlerin, örgütsel karar ve stratejilerin insani sonuçlarına karşı hesap verebilirlik düzeyi nedir?
Gerçek şu ki, Kürt partilerinin konuşlandığı bölgelere yönelik saldırılar, siyasi anlaşmazlıklardan bağımsız olarak sivillerin hayatını tehlikeye atabilir ve uluslararası hukuk açısından bağımsız ve şeffaf bir inceleme gerektirir. Ancak aynı zamanda, devlet dışı silahlı gruplar da kendilerini insan hakları hesap verebilirliği dairesinin dışında tanımlayamazlar. Demokrasiyi ve halkın haklarını savunduğunu iddia eden her siyasi hareket, kaçınılmaz olarak iç yapılarının durumu, askeri faaliyetlerin yürütülme şekli, kampların güvenliği ve sivil sakinlerin hakları konusunda da hesap vermek zorundadır; zira insan hakları sadece devletleri eleştirmek için bir araç değil, bir çatışmaya dahil olan tüm aktörlerin performansını ölçen bir kıstastır.





