Yazar: Keyvan Darabkhani, Kamu Hukuku Araştırmacısı
Son yıllarda yapılan saha raporları ve kayıtlı dosyalar, ülkenin batısındaki bazı sınır bölgelerinde endişe verici bir örüntünün oluştuğunu göstermektedir: Çocukların ve gençlerin, hükümet dışı silahlı gruplara bağlı ağlar tarafından kademeli olarak devşirilmesi.
Bu fenomen, görünüşte bir güvenlik tehdidi olarak algılansa da, daha derin katmanlarda bir dizi sosyal hasar, iletişim boşlukları ve genç neslin sosyalleşme sürecindeki aksaklıklardan kaynaklanmaktadır. Gerçek şu ki, bazı basitleştirilmiş analizlerin aksine, “yoksulluk” tek başına bu sürecin itici gücü değildir.
Saha deneyimleri ve uluslararası araştırma bulguları, bir genci bu tür riskli seçimlere maruz bırakan şeyin her şeyden önce “görülmeme hissi”, “ayrımcılık algısı” ve “kimlik kopukluğu” olduğunu göstermektedir. Bu tür durumlarda, bu boşluğu doldurabilen her aktör –gerçek dışı vaatlerle bile olsa– yüksek bir etki şansına sahip olacaktır.
Bu süreçte, ilk koruyucu kurum olarak ailenin rolü belirleyicidir. Belgelenmiş birçok örnekte, ebeveynler ve gençler arasında bir tür duygusal ve iletişimsel kopukluk görülmektedir; bu kopukluk her zaman ilgisizlikten değil, bazen katı ve etkili diyalogdan yoksun eğitim tarzlarının sonucudur. Evde isteklerini ifade etme, kademeli bağımsızlık deneyimi ve duygusal destek alma imkanı bulamayan bir genç, doğal olarak bu çerçevenin dışında alternatifler arayacaktır. İşte bu noktada devşirme ağları devreye girer; bu ağlar, genel kanının aksine, çoğunlukla doğrudan şiddet araçlarıyla değil, yumuşak ve kademeli tekniklerle güven inşa ederek hareket ederler.
Bu iletişimin temel platformu ise dijital dünyadır. Yaygın örüntü, sosyal ağlarda basit bir sohbetle başlar: empati, ilgi, yargılamadan dinleme. Ardından kademeli olarak vaatler devreye girer; finansal destekten, farklı ve “özgür” bir yaşam tasvirine kadar. Kimlik ve anlam arayışındaki bir genç için bu anlatı son derece cazip olabilir.
Devamında bu süreç daha tehlikeli bir aşamaya ulaşır: Aile ile bağların kademeli olarak kopması, devşiren kişiye psikolojik bağımlılık ve nihayetinde yaşam ortamından ayrılmaya teşvik edilme. Mevcut raporlar, bu bireylerin bazılarının söz konusu yapılara girdikten sonra başlangıçtaki vaatlerden tamamen farklı bir gerçeklikle karşılaştıklarını göstermektedir; bu durum, bazı vakalarda şiddetli kısıtlamalar ve bireysel özgürlüklerin yokluğu ile birleşmektedir.
Hukuki açıdan da konu net boyutlara sahiptir. 18 yaş altındaki bireylerin silahlı faaliyetlerde kullanılması, Çocuk Hakları Sözleşmesi dahil olmak üzere uluslararası standartlar uyarınca temel çocuk haklarının ihlali sayılmaktadır. Bu konunun gündeme getirilmesi sadece siyasi bir tartışma değil, insan hakları yükümlülükleri çerçevesinde incelenmesi gereken bir meseledir.
Ancak temel soru şudur: Bu döngünün tekrarlanması nasıl önlenebilir? Cevap, sanılanın aksine sadece güvenlik önlemlerinde yatmamaktadır. Küresel deneyimler, bu fenomenle kalıcı mücadelenin çok katmanlı bir yaklaşım gerektirdiğini göstermektedir.
İlk adımda aileler güçlendirilmelidir; iletişim becerileri eğitimi, nesiller arası boşluğun azaltılması ve aile içi diyaloğun güçlendirilmesi en önemli önleyici faaliyetler arasındadır. Bir sonraki adımda, istihdamdan kültürel ve sportif faaliyetlere kadar gençler için gerçek fırsatların yaratılması, onlara sağlıklı ve çekici alternatifler sunabilir. Eş zamanlı olarak medya da basmakalıp ve yargılayıcı yaklaşımlardan kaçınarak, doğru ve empatik bir bilgilendirme yönünde hareket etmelidir.
Sonuç olarak kabul edilmelidir ki, bu mesele “etiketleme” ile çözülmekten ziyade “köklerin anlaşılmasını” gerektirir. Bu tür ağlara kapılan bir genç, bir tehdit olmaktan önce bir “işaret”tir; doğru görülüp onarılmazsa gelecekte topluma daha ağır maliyetler yükleyebilecek kopuklukların bir işaretidir. Bu fenomenin yönetimi; inkarla veya mübalağayla değil, gerçekçilikle, akıllı müdahaleyle ve güvenlik ile sosyal sermayeye eş zamanlı dikkatle mümkün olacaktır.





