Editörün SeçimiMakale

Jan Kleffner ve Hükümet Dışı Silahlı Grupların İnsancıl Hukuku: Çatışma Eşiğinden Tek Taraflı Taahhütlere

Jan Kleffner'in çatışma eşiği ve tek taraflı yükümlülükler üzerine hukuki teorileri ışığında Kürt silahlı gruplarının taahhütlerinin incelenmesi

Yazan: Dr. Ali Farahmand

Aralık 2012’de Cenevre’deki bir konferans salonunda, İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP) temsilcileri, çocukların savaşta kullanılmasını yasaklayan bir belgeye imza attı. Üç yıl sonra, Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) da aynı belgeye imza koydu. Bu iki gruptan hiçbiri Cenevre Sözleşmeleri‘ne taraf değildi ve hiçbir devlet onlardan böyle bir taahhütte bulunmasını istememişti. Buna rağmen kendilerini hukuken bağlayan bir metni imzalamışlardı.

Bu tablonun akla getirdiği temel soru şudur: Resmen hiçbir antlaşmaya taraf olmayan bir silahlı grup, insancıl hukuka nasıl bağlı kılınabilir?

Bu soru, İsveç Savunma Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Jan K. Kleffner‘in on yılı aşkın süredir araştırmalarının merkezinde yer alan temel meseledir.

2010-2020 yılları arasında söz konusu üniversitenin Uluslararası Hukuk ve Operasyonel Hukuk Merkezi Başkanlığını yürüten ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC), Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ve Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (EYUCM) bünyesinde danışman olarak görev yapan Kleffner, kaleme aldığı dört ayrı çalışmayla PAK ve İKDP (PDKI) dosyalarının anlaşılmasına rehberlik eden tutarlı bir hukuki argüman zinciri oluşturmuştur.

Başlangıç noktası, kendisinin de ifade ettiği gibi, bir çatışmanın uluslararası olmayan silahlı çatışma hukuku kapsamına girebilmesi için ne zaman yeterli derecede “organize” ve “yoğun” olduğunu tespit etmektir. Kleffner, International Law Studies (2019) dergisinde yayımlanan “Hukuki Sis Bir Yanılsamadır” başlıklı makalesinde bu iki kriteri derinlemesine analiz etmektedir; bu soru, Kürt silahlı gruplarının yükümlülüklerine ilişkin diğer tüm tartışmalardan önce yanıtlanmalıdır.

Bir sonraki aşama, çatışma eşiği aşıldıktan sonra, devlet dışı bir grubun altına imza atmadığı kurallarla neden ve nasıl bağlı tutulacağı meselesidir. Kleffner, International Review of the Red Cross (Sayı 882, 2011) dergisindeki “Uluslararası İnsancıl Hukukun Organize Silahlı Gruplara Uygulanabilirliği” başlıklı makalesinde bu bilmeceye yanıt aramakta; Cambridge University Press tarafından yayımlanan System Criminality in International Law (2009) kitabındaki bölümüyle de süreci bir adım öteye taşımaktadır: Yalnızca bireyin değil, örgütlü grubun kendisinin sistematik ihlal modellerinden nasıl sorumlu tutulabileceğini incelemektedir.

Ancak bu argüman zincirini PAK ve İKDP dosyalarına bağlayan en önemli nokta, onun en son çalışmasında gizlidir.

Kleffner, “Uluslararası İnsancıl Hukukun Tek Taraflılaşması” (International Review of the Red Cross, Cilt 104, 2022, s. 2153-2169) başlıklı makalesinde, çağdaş insancıl hukukun bir kısmının artık taraflar arasındaki mütekabiliyete dayanmadığını, aksine karşı tarafın tutumundan bağımsız olarak geçerliliğini koruyan tek taraflı taahhütlere dönüştüğünü savunmaktadır. Nitekim aynı makalede Cenevre Çağrısı (Geneva Call) bünyesindeki cinsel şiddetin önlenmesine ilişkin taahhüt belgesini bu olgunun somut bir örneği olarak açıkça zikretmektedir.

Başka bir ifadeyle, PAK ve İKDP‘yi 2012 ve 2015 yıllarında Cenevre’de müzakere masasına oturtan teorik çerçeve, Kleffner’in on yıl sonra kavramsallaştırdığı kuramsal yapının kendisidir.

Sonuç olarak Kleffner’in çalışmaları, devlet dışı silahlı grupların insancıl hukuk kurallarına uyumunun yalnızca siyasi veya ahlaki bir mesele olmadığını, uluslararası hukuk çerçevesinde incelenmesi gereken hukuki bir konu olduğunu göstermektedir.

Cenevre Çağrısı’nın Taahhüt Belgeleri gibi mekanizmalar, insani normların pratik yükümlülüklere dönüştürülmesi yönündeki geniş sürecin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu süreç, silahlı aktörler resmi antlaşma sisteminin dışında kalsa dahi, savaş ortamında sivillerin korunmasına ilişkin asgari standartları ve davranış sınırlamalarını güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

Bununla birlikte, bu tür taahhütlerin kabul edilmesi yalnızca bir başlangıç noktasıdır. Grupların bu taahhütlere uyum düzeyinin değerlendirilmesi; sahadaki pratik eylemlerin, komuta yapısının, iç prosedürlerin ve bu yükümlülüklerin fiilen uygulandığına dair bağımsız delillerin titizlikle incelenmesini gerektirmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu