İsveç Uluslararası Hukuk Merkezi Başkanı ve İsveç Savunma Üniversitesi Uluslararası Hukuk Doçenti Jann K. Kleffner’ın “Organize Silahlı Gruplara Uluslararası İnsancıl Hukukun Uygulanabilirliği” başlıklı makalesi, savaş hukukunun en karmaşık sorularından birine yanıt vermektedir: Devlet niteliği taşımayan silahlı gruplar, uluslararası insancıl hukuk kuralları karşısında neden sorumlu tutulmaktadır? Bu makale, International Review of the Red Cross dergisinin Haziran 2011 tarihli 882. sayısında yayımlanmıştır.
Son on yıllarda savaşlar artık sadece devletler arasında gerçekleşmemektedir. Organize silahlı gruplar, isyancı yapılar ve devlet dışı aktörler, birçok iç çatışmada askeri operasyon düzenleme, kuvvet kontrolü sağlama, komuta yapısı oluşturma ve hatta belirli bölgeleri yönetme kapasitesine sahip ana aktörler haline gelmiştir. Bu durum, uluslararası insancıl hukukun şu temel soruyla yüzleşmesini zorunlu kılmıştır: Savaş kuralları yalnızca devletleri mi sınırlar, yoksa devletlere karşı savaşan grupları da kapsar mı?
Kleffner, günümüzde genel ilkenin uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalarda organize silahlı grupların insancıl hukuka uymakla yükümlü olduğu yönünde olduğunu, ancak bu yükümlülüğün kesin hukuki temeli konusunda tartışmaların sürdüğünü açıklamaktadır. Yazara göre bu soruya yanıt aramak teorik bir akademik tartışmadan ibaret değildir; zira bir silahlı gruba hangi kuralların uygulanacağını, kolektif sorumluluğun nasıl değerlendirileceğini ve bu grupların savaş hukukuna uyumunu artırmaya yönelik mekanizmaları belirlemektedir.
Bu alanda öne sürülen görüşlerden biri, silahlı grupların bulundukları toprak sahibi devlet aracılığıyla insancıl hukuk kurallarına bağlandığı yönündedir. Devletler, uluslararası sözleşmeleri kabul ederek egemenlik alanlarındaki tüm bireyler için bağlayıcı yükümlülükler oluşturur. Bu teori, devlete karşı savaşan muhalif grupların dahi kendilerini söz konusu devlet tarafından kabul edilen hukuki çerçevenin tamamen dışında tutamayacağını açıklamaktadır.
Bununla birlikte Kleffner, bu argümanın sınırlarına da dikkat çekmektedir. Birçok silahlı grup doğrudan merkezi devlete karşı konumlanmıştır ve devletin üstlendiği yükümlülükleri reddettiklerini ileri sürebilirler. Ayrıca günümüzdeki çatışmalarda silahlı grupların üyeleri farklı vatandaşlıklara sahip olabilmektedir; bu da devlet-vatandaş ilişkisine dayalı açıklamayı güçleştirmektedir.
Yazar daha sonra silahlı grupların, üyelerinin bireysel cezai sorumluluğu nedeniyle insancıl hukuka uymak zorunda olduğu görüşünü ele almaktadır. Bireyler, konumlarına bakılmaksızın savaş suçları işlediklerinde cezai olarak sorumlu tutulabilseler de Kleffner bu durumun örgütün kolektif sorumluluğunu açıklamakta yetersiz kaldığı kanaatindedir. Silahlı bir grup sadece münferit bireylerin toplamı değil; komuta yapısına, karar alma mekanizmalarına ve kolektif politikaları yürütme gücüne sahip organize bir yapıdır. Bu nedenle yargı mekanizmaları oluşturmak, gözaltındaki kişilere muamele ve çocukların korunması gibi belirli yükümlülükler doğrudan örgütün kendisine yöneliktir.
Bu husus uygulamada büyük önem taşımaktadır. Sorumluluk sadece silahlı bireylerle sınırlandırılırsa, komuta kademesi ve örgüt düzeyinde alınan kararlar hukuki denetimin dışında kalacaktır. Buna karşın kolektif sorumluluk ilkesinin benimsenmesi; silahlı bir örgütün politikalarının, silah altına alma yöntemlerinin, sivillere yönelik tutumunun ve komutanların davranışlarının hukuki incelemeye tabi tutulabileceği anlamına gelir.
Makalede incelenen bir diğer teori ise silahlı grupların bölgesel kontrol sağladıklarında veya fiili hükümet işlevleri üstlendiklerinde, toplum yönetimindeki pratik rollerinden dolayı insancıl hukuk kurallarına uymakla yükümlü oldukları fikrine dayanmaktadır. Bu yaklaşım, silahlı grupları hukuki düzenin dışındaki unsurlar olarak değil, kamu otoritesine benzer sorumluluklar taşıyan aktörler olarak değerlendirmeyi amaçlar.
Ancak bu teorinin de kısıtlı yönleri vardır. Her silahlı grup bir bölgeyi yönetme veya gelecekte hükümet olma amacı taşımaz. Bazı gruplar güçlerini korumak adına istikrarsızlık ve savaş ortamının devamından beslenebilir. Dolayısıyla yalnızca fiili yönetim işlevlerine dayanmak, tüm silahlı grup türlerini kapsamakta yetersiz kalmaktadır.
Kleffner ayrıca silahlı grupların uluslararası hukukta sınırlı bir hukuki kişilik taşıyıp taşımadığını da analiz etmektedir. Bu teorinin önemli bir avantajı, silahlı grupları bağımsız aktörler olarak ele alması ve yükümlülüklerini sadece devletler üzerinden açıklamamasıdır. Yine de silahlı grupların uluslararası hukuki kişiliğinin tanımı konusunda ciddi belirsizlikler mevcuttur.
Makaledeki en kritik noktalardan biri, uluslararası hukuki yükümlülüklere sahip olmanın siyasi meşruiyet anlamına gelmediğidir. Kleffner, devletlerin ağır insan hakları ihlalleri işleseler dahi hukuki kişiliklerini korudukları gibi, silahlı grupların da herhangi bir siyasi meşruiyet kazanmaksızın uluslararası hukuk kurallarına karşı sorumlu tutulabileceklerini vurgulamaktadır.
Çalışmanın başka bir bölümünde ise silahlı grupların insancıl hukuk kurallarını gönüllü taahhütler yoluyla kabul etmesi incelenmektedir. Yazar, Geneva Call gözetiminde imzalanan taahhütnameler gibi uygulamaları örnek göstererek, bazı grupların antipersonel kara mayınlarının kullanımını yasaklamayı veya çocuk savaşçılar kullanımına son vermeyi resmi olarak taahhüt ettiklerini belirtmektedir.
Yazara göre bu tür taahhütler genel hukuki yükümlülüklerin yerini almaz ancak insancıl hukuka uyumu artırmada kritik bir araç işlevi görür. Silahlı bir grup resmi bir söz verdiğinde, gelecekte bunu inkar etmesi zorlaşır ve insani yardım kuruluşlarının örgütün davranışlarını izleme imkanı artar.
Bu tartışma, İran’ın Kürt bölgelerinde faaliyet gösteren silahlı grupların eylemlerini değerlendirmek açısından da büyük önem taşımaktadır. Çocukların askeri yapılarda kullanılması, örgütten ayrılan kişilere yönelik muamele, yasadışı alıkoymalar, sivillere yönelik şiddet ve sivil halkı doğrudan etkileyen operasyonlar bu ilkeler çerçevesinde ele alınmalıdır. İnsancıl hukukun ölçütü, bir örgütün siyasi iddiaları veya söylemleri değil; organizasyon düzeyi, çatışmadaki rolü ve savaştan etkilenen kişilere yönelik somut davranışlarıdır.
Sonuç olarak Kleffner’ın makalesi, tek bir teorinin silahlı grupların insancıl hukuka uyma zorunluluğunu açıklamakta yeterli olmadığını, ancak tüm yaklaşımların birleştiği ortak noktanın şu olduğunu göstermektedir: Organize silahlı gruplar, devlet dışı aktör olduklarını öne sürerek savaş hukuku sorumluluklarından kaçamazlar.
İç savaş mağdurlarının cephe hattında değil sivil nüfus arasında yer aldığı günümüz dünyasında bu ilkenin önemi her zamankinden daha nettir: Uluslararası insancıl hukuk, ister devlet orduları olsun ister devlet yapısı dışında faaliyet gösteren silahlı gruplar olsun, tüm tarafların şiddetini sınırlandırmak için vardır.





